Şuanki Zaman: 01-06-2009, 10:48 PM
Merhaba, Ziyaretçi! (Oturum Aç -€” Kayıt Ol)
Kullanıcı Adı:
Şifre:

Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 



PKK´nın strateji değişikliği ne anlama geliyor?
Yazar Mesaj
SE
Ağzı var, konuşuyor
**


Mesajlar: 25
Grup: Registered
Katılım: Jan 2008
Statü: Çevrimdışı
Karma Puanı: 0
Mesaj: #1
PKK´nın strateji değişikliği ne anlama geliyor?

Doç. Dr. SEDAT LAÇİNER (ULUSLARARASI ARAŞTIRMA KURUMU BAŞKANI)
07.12.2005 ÇARŞAMBA

[Değişim ve yok olma arefesinde] PKK´nın strateji değişikliği ne anlama geliyor?

ABD´nin yeni Kürt politikası kısa vadede PKK´yı Türkiye´yi ikna için kullanmak, orta ve uzun vadede ise tasfiye etmeye dayanıyor. Öcalan ise bir yandan PKK´yı ABD için silahlı bir güç olarak tutmak, diğer taraftan ise Washington´ın aradığı sivil hareket haline getirmeye çalışıyor.

PKK, ayakta kalabilmek için sivil olsun, silahlı olsun, ABD´nin kendisine biçeceği her role razı durumda.

Ortadoğu´da hiçbir ABD politikası George W. Bush´la başlamadı ve onun başkanlık dönemiyle de sona ermeyecek. Soğuk Savaş´ın bitiminde (Büyük) Ortadoğu ile ilgili hazırlanan birçok strateji tıpkı baba Bush ve Clinton dönemlerinde olduğu gibi, Bush döneminde de devam ettirildi. Bu nedenle ne Irak´ın işgali, ne İsrail politikaları ne de Amerika´nın Kürt politikaları Bush´un yaklaşımlarına bağlanamaz: ABD´nin daha 1990´ların başında şekillendirdiği Büyük Ortadoğu tablosundaki ilk hedef Batı ve İsrail yanlısı bir Müslüman ülkeler grubu oluşturabilmekti. Bu grubun içinde Türkiye´nin yanı sıra, Mısır ve Ürdün de yer alacaktı.

Asıl sıkıntı Kürt devleti meselesinde

Bu arada Arap dünyasının savaş makinesi haline gelmiş olan Irak etkisizleştirilerek, İsrail´e karşı bir tehdit oluşturması engellenecekti. Bunun dışında Müslüman dünyasında Arap olmayan ülkeler ile İsrail´in yakınlaştırılması ve Filistin sorununun önce Arap-İsrail sorununa, ardından da Filistin-İsrail sorununa indirgenmesi hedefleniyordu. Bu çerçevede Pakistanlılar ve Türklerin özel bir önemi vardı. Nitekim şu anda Türk cumhuriyetleri ile İsrail arasında herhangi bir problem bulunmamaktadır, hatta ilişkiler Azerbaycan örneğinde olduğu üzere silah ticaretine kadar uzanmıştır. Pakistan-İsrail yakınlaşması ise İstanbul Zirvesi ile büyük bir sıçrama kaydetmiş, süreç açık-gizli görüşmelerle halen devam etmektedir. Türkiye-İsrail ilişkileri ise her türlü hükümet değişiminde adeta Washington´ın koruması altındadır. Başbakan Erdoğan´ın önceki yıl İsrail´e çıkışları Amerika´da neredeyse 1 Mart Tezkeresi kadar şok etkisi yapmış ve ABD kısa sürede iki ülkeyi `birleştirmeyi´ başarmıştır.

Bu politikalar içinde Kürtlerin ise çok özel bir yeri bulunmaktadır. ABD, tıpkı İsrail konusunda olduğu gibi, var olmayan bir devleti önce oluşturmaya, ardından da zorla sisteme kabul ettirmeye çalışmaktadır. Böylece Müslüman dünyada Arap olmayan bir başka ulus İsrail´in varlığını tanıyacak ve ona destek olacak, aynı zamanda ABD politikalarının bölgede doğal savunucusu haline gelecektir. Çünkü bir Kürt devletinin varlığını sürdürebilmesi, önemli ölçüde ABD´nin bölgede güçlü bir şekilde var olmasına bağlıdır.

Bölgede bir Kürt devletinin kurulması ve Irak´ın zayıflatılması aslında ABD (ve İsrail) için yarım kalmış bir iştir. Daha 1970´li yıllarda Irak´a karşı ayaklanmaya teşvik edilen ve her iki ülkece silah ve taktik destekler de sağlanan Kürtler, İran İslam Devrimi´nin ardından adeta yüzüstü bırakılmışlardır. Çünkü İran´ın kaybedilmesi, Irak´ın zayıflatılmasını ABD ve İsrail için tehlikeli bir gelişme haline getirmiştir. Zayıflayan bir Irak, `karşı tarafa geçen´ bir İran´ın önünü açabilir, böylece Amerikan politikalarını tehlikeye atabilirdi. Böylece bağımsız bir Kürt devleti düşüncesi bir süre askıya alınacaktır. 1. Körfez Savaşı esnasında ABD, Irak Kürtlerini tekrar isyana teşvik etmiştir. Onları silahlandırmış, liderlerine ayaklanma işareti vermiştir. Ancak Saddam Hüseyin, Kuzey´e yürüdüğünde Kürtler bir kez daha yalnız kalmışlardır. Savaş sonrasında ABD´nin ilk tespiti Irak Kürtlerinin ayrı bir devlet için yeterli altyapıya sahip olmadıklarıdır. İkinci tespit ise böyle bir devletin uzaktan, sadece ABD ve İsrail´in desteğiyle yaşayamayacağıdır. 1990´lar boyunca ABD bir yandan Iraklı Kürtler içinden seçtiği bir grubu seçkin istihbarat ve güvenlikçi olarak yetiştirmiş ve bölgeye geri göndermiş, diğer taraftan İngiltere ve İsrail de Kürtlerin ordulaşmasına yardımcı olmuşlardır. Barzani ve Talabani birbirine yaklaştırılırken, bir devlet için gerekli tüm kurumlar Amerikan finansal desteği ve yönlendirmesiyle yapılmaya başlanmıştır. Tabii ki tüm bunların olabilmesi için 36. paralelin kuzeyine Saddam Hüseyin´in ateşli güçleri sokulmamıştır. Amerikan-İngiliz jetleri Irak´ın kuzeyinde düzenli aralıklarla saldırılar düzenlemişler ve Kürt devletinin kuluçka devresi için güvenli bir bölge kurmuşlardır. Bu süreçte Türkiye de hayati bir rol oynamış, Kürtleri koruyan uçaklar Türkiye´den kalkmış, sınır kapısının gelirleri Barzani ve Talabani´ye ayrı bir siyasi yapı kuracak finansal esnekliği sağlamıştır. Türkiye bu dönemde ABD´nin Irak´taki Kürt politikalarına bilerek/bilmeyerek tam destek vermiştir. İki grup birbirine düşünce, PKK aradan sıyrılır düşüncesiyle Kürt grupların barıştırılmasında Türkiye´nin öncü bir rol oynadığı da olmuştur, fazla yaklaştıklarında "Kürt devleti kuruluyor" korkusuyla telaşa kapıldığı da. Sonuç olarak 1990´lı yıllar boyunca Türkiye´nin Kürt politikası `şaşkınlık politikası´dır denebilir.

Türkiye´ye biçilen rol ne?

Irak Savaşı öncesinde ve sonrasında ABD, Türkiye´yi denkleme dahil edebilmek için özel bir çaba sarf etti. Çünkü ABD de bilmektedir ki bölgede kurulacak bir Kürt devletini ayakta tutabilecek neredeyse tek ülke Türkiye´dir. Bunun bir nedeni Türkiye´nin ekonomik, siyasi ve askeri gücüyse, diğer bir nedeni de tarihsel faktörlerdir. Irak´ın kuzeyinde Türkiye´nin etkin olması tarihin akışına uygun bulunabilir. Ancak İran´ın Arap dünyasında bu derece hızlı ilerleyişi, ardından Irak´ın tamamının İran tarafından yutulmasını ve sonrasını getirir. Suriye ise Kürtlere hamilik için güçsüz bir devlettir. Ayrıca yine Suriye´nin Irak´ın kuzeyini yutması Irak ile Suriye´nin kısa sürede birleşmesine ve Arap dünyasında tüm dengelerin altüst olmasına yol açar. Kürtlerin hamiliğini Amerikalıların, İngilizlerin veya İsraillilerin yapması ise son derece maliyetlidir. Bölgede zaten meşruiyet sorunu yaşayan bu üç ülkenin Irak´taki sıkıntılarının başında yerel bir güce dayanamamak gelmektedir. Özellikle İsrail´in dahil olacağı bir Kürt devleti projesi, başlamadan sona erecektir. Bu nedenle Irak´ın işgalinden bu yana Irak´ın her köşesinde (hapishaneler de dahil) İsrail askerleri ve sivil görevlileri olmasına karşın ABD ve İsrail bu yöndeki tüm iddiaları kesin bir dille reddetmektedirler.

Bu tablo içinde Türkiye, Kürt devletini yaşatabilecek veya doğmadan boğabilecek bir güçtedir. Ne var ki bunun yeterince farkında görünmemektedir. Daha da önemlisi Türkiye şu ana kadar daha çok `istemezük politikası´ izlemiştir. Yani her şeye karşı çıkmış, kendisi proje ve önerilerle sahneye çıkmamıştır. Iraklı Kürtlerin siyasi bir varlık olarak mevcudiyetleri reddedilemez bir gerçekliktir. Ankara bu varlığı kabul etse de, etmese de komşusu olarak orada durmaktadır. Bu durumda sadece `istemem´ demenin anlamı yoktur.

ABD son günlerde tekrar Türkiye´yi Irak denklemine sokmak istiyor. Barzani´nin `Irak Kürt bölgesi´nin, özellikle Kürtlerin ve Türkmenlerin lideri olarak Ankara´da kabul görmesi Washington´ın öncelikli isteği. Ankara´dan beklenen Kürt devletine sahip çıkması ve Kürtlerin Bağdat´tan kopuşunu hızlandırması. Çünkü Kürtlerin merkezden uzaklaşmaları ne kadar hızlanırsa ABD´nin Irak politikaları da o kadar hızlı bir şekilde sonuca ulaşacak. Özellikle Irak´ın geleceği, Suriye ve İran´ın çevrelenmesi politikalarında ABD daha hızlı yol alabilecek. Bunun için ilk olarak Türkiye´nin PKK kampları ile ilgili dikkati Avrupa´ya kaydırıldı. Amerikan Dışişleri ve istihbaratı Roj TV başta olmak üzere Türk kamuoyunun dikkatini PKK´nın Avrupa´dan aldığı desteğe kaydırdı. İkinci olarak Irak´ta Türkiye´ye daha aktif olabilmesi için kanallar açılmaya başlandı. Aynı dönemlerde ise PKK´nın Türkiye-Irak-İran sınırına yakın bölgelerdeki hareketlenmesi arttı. Bu anlamda PKK, ABD´nin Türkiye´yi belli politikalara ikna edebilmesi için müthiş bir araç sunuyor. Dikkat edilirse PKK´nın Irak´taki kampları ABD işgalinin başından bugüne güçlenerek yerli yerinde duruyor.

ABD çeşitli kelime oyunlarıyla sözler veriyor, ufak tefek açıklamalarda bulunuyor, ancak sonuç değişmiyor. Tıpkı Avrupa ülkelerinin PKK televizyon kanallarını ve medya organlarını yargı yoluyla birkaç yılda kapatıp, biri kapanırken diğerine bir başka Avrupa ülkesinde izin vermelerinde olduğu gibi. Türkiye, PKK maharetiyle terbiye edilmeye çalışılıyor. Kısacası ABD´nin Türkiye politikası içeride sopa gösterip, dışarıdaki havuca ikna etmekten geçiyor. Doğrusu Türkiye´nin bu konudaki hazırlıksızlığı onu her geçen gün bu oyunda daha güçsüz bir hale getiriyor. İlk başta devletin zirvesinden gelen `Kürt sorunu´ ifadesi de, `üst kimlik´ açıklaması da, ne yazık ki karşı tarafın değirmenine su taşıyor.

PKK değişim ile yok oluş arasında

Özetle ABD, Ortadoğu´da Kürt devletinin ve tüm bölgede Kürt siyasetinin ihalesini Türkiye´ye vermek istemektedir. Ancak içeride kendi Kürtleri ile çekişmeli olduğu izlenimini veren bir Türkiye´nin bunu başaramayacağı düşünülüyor. Bu nedenle ABD´nin Irak, İran ve Suriye Kürtleri ile ilgili projesi ister istemez Türkiye´nin içişlerine de uzanıyor. ABD, Türkiye içinde Türkiye Cumhuriyeti´nin Kürt vatandaşlarının Kürt (hatta Kürtçü) etnik kimlikleriyle siyasette yer almalarını bekliyor. Ancak bunun PKK altında olmasını da istemiyor. Diğer bir deyişle ABD´nin Türkiye´deki Kürt politikası orta ve uzun vadede PKK´nın ve terörün tasfiyesini gerektiriyor. Buna rağmen PKK terörü kısa vadede Türkiye´yi bu hedefe yöneltecek bir araç gibi duruyor. PKK ve Öcalan da bunun farkında. Önce ABD ve AB´nin gözünde ciddi bir aktör olduğunu ispat etmeye çalıştı. Tıpkı Iraklı Kürtler gibi Amerikan politikalarında (İran´a veya başka bir hedefe karşı) kullanılarak Barzani ve Talabani´nin başarılarını yakalamaya çalıştı. Ancak PKK aynı zamanda uzun vadede terör örgütü olarak kalamayacağını da biliyor, `sivilleşme´nin ve `liberalleşme´nin kendi tasfiyesi anlamına geldiğini de. Bu çerçevede Öcalan sık sık `demokratik cumhuriyet´ten, Türkiye içinde `sivil bir çözüm´den vs. bahsediyor. Öcalan´ın üst kimlik açıklamaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bir yandan Washington ve Brüksel´e yumuşak mesajlar gönderen PKK, diğer taraftan Kürtçü hareket içinde kendisine alternatif olabilecek muhalefet odaklarını da tehdit veya suikastla ortadan kaldırmaktadır. Bu sayede ABD´nin ve AB´nin Türkiye´de aradığı partner adayı olarak tek kalmaya çalışmaktadır. Bu açıklamaların bir diğer hedefi de hükümet ile güvenlik güçlerini farklı cephede göstererek stratejik bir kazanım elde etmektir.

Özetle satranç tahtası hızından hiçbir şey kaybetmedi. PKK tasfiye ile transformasyon arasında. PKK, ABD´den gelecek her talebi, ister sivilleşme olsun, isterse teröre devam olsun, kabul etmeye hazır. Türkiye kanadında ise sürpriz yok. Dış politikada Avrupa, Uzakdoğu, Afrika, Asya vb. bölgelerde büyük kazanımlar elde eden Türkiye, tüm kazanımlarını Irak tahtasında kaybedebilir. Irak ve Kürt politikası satrancın da ötesinde, bir tür Rus ruletine dönüyor. Çünkü oyun hem PKK, hem Iraklı Kürtler, hem bölge ülkeleri, hem de Türkiye açısından ya hep, ya hiç noktasına doğru sürükleniyor. Bakalım bu kez yuvada kurşun var mı?

01-16-2008 03:51 PM
Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 

Yazdırılabilir Bir Versiyona Bak
Bu Konuyu Bir Arkadaşına Gönder
Bu Konuya Abone Ol | Konuyu Favorilerine Ekle

Foruma Git:

İletişim | tryorum, | En Üste Dön | Konulara Dön | Arşiv | RSS