Olayların "saldıran tarafı"nda yer alanlar, resmisi ve siviliyle zaten demiyorlar mı ki, "susun, sizden isteneni yapın ve hak- mak peşinde koşmayın!" Peki, "işveren"in işçiden, hükümeti, polisi ve öteki silahlı kurumlarıyla devletin "vatandaş"tan(özde ya da sözde olması da bu durumda fark etmiyor) istediği; istemekle kalmayıp, kuvvet gücüyle, şiddet ve cezayla dayattığı da bu değil midir?
Bu türden olaylarla bağlantılarının gösterdiği şudur: Kendilerini "ülkücü gençler" olarak adlandıranlar, bugüne kadar hemen her zaman sermayenin hizmetinde olmuşlar ve aslında bir dönemler "işadamı" Murat Bayrak tarafından finanse edildiği gibi sermaye tarafından örgütlendirilmişlerdir. Ve ikinci olarak onların karıştıkları olay, sabotaj, kundaklama, cinayet ve Maraş´ta gerçekleştirildiği türden katliama varan saldırılar, istisnalar dışında, hemen her zaman "devlet bağlantılı" olagelmiştir. Tekelci gericiliğin, çıkarlarını korumak ve burjuva sınıf hakimiyetini sürdürmek için gereksindiği açık-gizli silahlı terörist güç içinde yer almışlar, Kontrgerilla, Özel Harekat Dairesi, JİTEM gibi devlet kurumlarının "derin"liği içinde, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine karşı kılıç sallamışlar, tetik çekmişlerdir.
Böyle olunca da, sermaye devletinin "açık yüzü"ndeki görevliler tarafından korunmaları, ezen ve sömüren sınıfın çıkarları gereği bir politik-hukuki tutum olarak ortaya çıkmıştır. Trabzon, Sakarya, Sivas´taki son olaylar karşısındaki devlet tutumu, bu saldırıların "devlete rağmen" gerçekleşmediğinin de kanıtı olmuştur. Devlet, ortaya çıkan gerçekler karşısında ve milyonlarca emekçinin kendisine dair yanılgılara dayalı fikrinin değişmesinin önüne geçmek üzere, ara sıra, kendi resmi ya da sivil görevlilerini de "harcamakta"dır. Ancak bu, ne bir tarafsızlık göstergesidir ne de genel bir tutumun ifadesidir. 40 yıllık devlet deneyimine sahip Demirel, Kontrgerilla tarifiyle "normal zamandaki devlet"i, boşuna işaret etmemektedir. Sermayenin bu tescilli temsilcisi bir doğruyu dile getirdi diye de, o doğru doğru olmaktan elbette çıkmaz. Demirel ve Ecevit, Kontrgerilla adresini gösterirlerken, ok işaretinin karşısında "devlet" durmaktadır. "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" sloganını şiar edinenler de işte orada, o adresin şurasında burasında durmaktadırlar. Yıllar ve onyıllardır, grevle, gösteriyle, boykotla, miting ve yürüyüşle, ekonomik, politik ve sosyal hak arayışına giren işçi, emekçi ve gençler yalnızca polis ve jandarmanın değil, bu "ülkücü"-MHP´li timlerin saldırılarıyla da karşılaşıyorlar. İşçi ve emekçilere yönelik saldırılarda MHP "geleneği"nin sermaye ve devletinin bir saldırı rezervi olduğunu sınıf mücadelesinin Türkiye´deki seyri kanıtlamıştır. Devletin "güvenlik güçleri"nin; MİT ve Kontrgerilla´nın; Özel Harekat Dairesi ve JİTEM´in icraatlarıyla "ülkücü hareket" arasındaki organik ilişki, Susurluk´ta da, Maraş ve Sivas´ta da, Gazi Mahallesi halkına yönelen saldırıda da, mafya-devlet bağlantıları içinde de açığa çıktı. Bu ilişki, sermayenin öteki tüm militarist karakterli örgüt, parti ve kurumları için de esasen geçerlidir. Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin karşısındaki güçlerin, aralarındaki farklılık ve bölünmüşlüklere karşın, işçi ve emekçilere karşı aynı cephede yer aldıklarını son olaylar yeniden kanıtlamıştır. Kanıtlayıcı son olay Sivas´ta yaşanmıştır. Yemeklerin ucuzlatılması gibi, aslında tüm öğrencilerin yararına olan bir talebi dile getirmeye çalışan öğrencilere saldıranlar yine polis tarafından korunmuşlar, suçlananlar ise, "ortamı gerdikleri" söylenen hak arayışındaki gençler olmuşlardır. Yaşananlar, Türkiye´nin egemen sosyo politik gerçeğine işaret etmektedir. İşçi sınıfının, emekçilerin ve ileri kesimlerinin de bunu bilerek hareket etmeleri, sermayeye karşı onmilyonların güç ve birliğine dayanmayı esas almaları gerekmektedir.
A. Cihan Soylu