Bazen durup bakıyorum şaşırıyorum kendime. Ki 27 senedir kendimleyim, neye neden şaşırıyorum anlamış değilim. Misal arkadaşımdan ecnebice dersleri alıyorum. Yolda yürürken ders yapıyoruz. Neden yolda yürürken?
Çünkü ben akarın içinde daha çabuk ve daha iyi öğreniyorum. Akar, akar işte, akan herhangi bir şey, kalabalık ve bir sürü insanın geçtiği bir caddenin kenarında otururken, otobüste giderken, yolda yürürken, trende, vapurda yeterki etrafta bir hareket olsun. ben içinde olursam o hareketin daha da iyi.
Şaşılacak şey bu değil, şaşılacak şey benim her hafta 12 saatimi oturup ders dinleyerek geçirmem. Bunu yapma amacımınsa gelecek 4 senemi oturup ders dinleyerek geçirmek olması. Cama vuran kuşlar gibiyim.
Derslerim iyi gidiyor bu da beni mutlu ediyor. Misal hayatımda ilk kez oturup geometri sorusu çözebiliyorum. Çözmekten kasıt işlem yapıp sonuca ulaşamamak falan değil, basbayağı sonuç elde ediyorum. Hatta 2 gün önce zafer kazanmışcasına sarhoştum. Bayılıyorum matematiğe diyeceğim, herkes yüzünü ekşiltecek. Ama öyle arkadaş. İki sayı görünce bile mutlu oluyorum.
Vesselam, onu bunu okumayı da bıraktım. Arthur Miller'ın "Death of a salesman" oyununu okuyorum. Zira onu okumak kolay. Oysa ben sanırım tiyatro gibi tiyatroya bir kere gittim. Okumak dersen, okumadım da.
Şimdi şöyle bişi oldu bu günlerde: bir ortamda benden 10 yaş küçük bir ergenin fotoğraf çektiğini söylediğini duydum. Hatta kurduğu cümle şuydu "benim olayım fotoğraf. sokak sokak gezer çekerim ben." Çıkışta yakaladım, neyle çekiyorsun diye sordum. "Makina" dedi. Kombiyle çekmediğine sevindim tabii, zira bence zor olurdu onu taşıması. Hem düzenek falan kuracak, kombiyi fotoğraf çeker bir hale getirecek.
Neyse, hayatımda ilk kez şu cümleyi kurdum "ben de fotoğrafçıyım da" söylerken bile sesimi kıstığımın farkındayım, yazarken de zorlanıyorum. Salak, sen kim fotoğrafçı olmak kim. Makinası Zenit'miş. Hah iyiymiş dedim. Döndü "olay makinada değil ama" dedi. Şaş kaldım bakıyorum devamında ne gelecek diye. "Gerçekten. Işığı kullanmayı bilmekte. Ben de bunu biliyorum." dedi. 17 yaşında. "bu yaşta kendine ne kadar güveniyorsun?" dedim. "Güveniyorum çünkü ödül kazandım" dedi. Aynı edayla. Ödül dediği bizim buranın fotoğraf yarışmasında mansiyon. Çektiği fotoğraf yarışma konusuna dahil değilmiş ama ödül almış. Anlattı fotoğrafı...
"Tan dediğimiz bir vakit var, güneşin doğmasına yakın bir vakit. O zamanda çektim." Tabii ben başka gezegendenim, anladı hemen. Tan nedir bilmem.
Evet ben sinir oldum arkadaş
Benden 10 yaş küçük elemanın böyle kocaman kendine güveni olmasına sinir oldum. Dahası ben onun karşısında aklımdan geçen cümlenin "bi bok olamadın kızım ya, bak hatun ne güzel şeyler çekiyor kimbilir, ödül de almış" olmasına bozuldum. Ben ne zaman adam olacam? Onun işi kendine seninki kendine deyimini öğrenecem?
Halbuki ben bir an önce yaşlanıp, bu ukala hallerden kurtulma çabası içindeyim. Bu yaşta biliyorum demenin bir anlamı olmadığını, daha görecek çok ilginç günler olacağının hissiyatı içindeyim. Bir an önce yaşlanıp, gençlere buruk gülümsemeyle bakmanın, yaşananlar arasında çoğu şeyin ehemmiyetsiz, çok az şeyin gerçekten güzel, çok çok az şeyin de üzülmeye değer olduğunu anlamanın tadını çıkarmak istiyorum.
Cünety Özdemir demişti ki bir yerlerde, "18-19, 28-29 zordur, atlatınca kurtuluyorsun". Hakkaten 28e doğru giderken ikinci ergenlik dediğim saçma günleri yaşıyorum. 18liklerle çok bir arada kalmanın bir getirisi/götürüsü mü bilmiyorum. Ama ince bir çizgi üzerindeyim. Ya yine büyümeyi reddedip çocukça bir halde kalacağım, ya da büyümeyi becerip içimdeki çocuğu da bir yandan yaşatacağım. Zor işte bu yaşlar. Oysa 60-70ler öyle mi? Al eline bastonu, yolda canının istediğini dürt, istediğine balkondan leblebi fıstık at. Gel gel gel...
Aşk ve Gurur'un neden bu isimle Türkçe'ye kazandırıldığını uzun yıllar anlamadım. Elizabeth Bennet uzun yıllar örnek alınacak insan oldu benim için. Onun alaycı, kıvrak zekasına hayranlığım hiç bitmedi. Ecnebice öğrenme çabaları içinde günlerdir Pride&Prejudice'i defalarca izledim. Kusmama az kaldı. 2005deki film versiyonunu izliyorum. Her ne kadar 1995deki Colin Firth'lü versiyonu romana daha uygun ve tv dizisi olduğu için daha uzun olsa da, ben Keira Knighley'i Colin Firth'e tercih ettim. Arkadaşım bunu anlamadığını söyledi. Cinsiyet ayrımsızlığı bu boyutta bende. Neyse iyiki öyle yapmışım, Matthew MacFAdyen'i nerden bilecektim yoksa. Mr. Darcy rolünü, Colin Firth'ten bana göre çok daha iyi oynamış. Ama amcanın başka işlerine baktım. Sanırım dünyaya geliş amacı 2005 yapımı bu filmde Mr.Darcy'yi canlandırmakmış. Olsun, şikayetçi değiliz. Film kitaptaki kadar alaycı değil maalesef, karakterin çoğu kırpılmış gitmiş. Baba Mr. Bennet benim gözümde sürekli okuyan, odasından çıkmayan ama alaycılığı ile kitabı bir gülme malzemesi yapan karakterdi, eh işte Münir Özkuldan hallice bir karakter olmuş. Elizabeth'in elinde 3 kere kitap gördüm. Birini yolda okuyordu
Birini de Mr. Darcy'ye inat kapıyordu. Bunla ilgili internette tabiiki bir sürü şey okudum. Suyunu çıkarmam farz çünkü. Herkes filmin derin olmadığından dem vuruyor. Ben de bir boy bundan dem vurduktan sonra, filmin kitaptan esinlenilmiş güzel bir romantik yapım olduğunu söyleyip geçecem. Görüntüler, müzikler ve oyuncuların mimiklerine (özellikle Darcy'nin) odaklı çekimler cidden güzel. Benim gibi 300-500 kere izlemenizi tavsiye etmem. Ama canınızın sıkıldığı bir gün hoş vakit geçirtecektir size.
Bir de yıllardır anlamam, neden bu kitabı hep kadınlar okur? Evet Mr. Darcy ideal bir insandır
O başka mesele ama bu kitap bir aşk kitabı olmaktan ötedir bana göre. Döneminin feminizm kitabıdır.
Filmde bir kaç favori sahnem var; Elizabeth'in Mr. Darcy'ye laf soktuktan sonra balodan çıktığı sahne, Mr. Darcy'nin Elizabeti arabaya bindirdikten sonra eline odaklanan sahne, Elizabeth'in aynada kendine bakarken ve ayrıca salıncakta sallanırken zamanın geçtiği sahne (ben başka filmlerde de böyle sahneleri çok severek izlerdim, seviyorum geçen zamanı görmeyi). Mr. Darcy'nin ilk teklifini yaptığı sahnedeki sevgli Macfadyen oyunculuğu ve filmin sonunda silerin içinden yürüdüğü sahne de zaten tüm hemcinslerimin gönlünü almış durumda.
Küçük bir not: Macfadyen de benden beter olmasın miyopmuş. O meşhur sisten çıkıp gelme sahnesinde yönetmenin salladığı kırmızı bir bayrağa doğru yürüyormuş. Biz böyle insanlarız işte. Ha Elizabeth ha kırmızı bayrak. Belli bir mesafeden sonra bizim için tüm dünya aynı bulanıklıkta. Zamanında miyop diye bir kızla çıkmaktan vazgeçen kuzenim geldi aklıma. gülmeden edemedim. Neymiş ya ilerde kız bunu tanımazsaymış. Tanımaz tabii. Ben olsam ben de tanımam.
Bitti.
