TRY

Tam Versiyon: The İmam
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
Sinemalarda oynadığı zamanlarda filmi izleyen bir arkadaş "The İmam"ı ne kadar saçma bulduğunu hararetli bir şekilde anlatmıştı. Bu gece televizyonda tam başını yakalayınca biraz bakayım dedim. Genelde filmlerin en başından belli oluyor ne kadar saçma oldukları.

"The İmam" imam-hatip lisesi mezunu bilgisayar mühendisi Emre'nin liseden arkadaşı Mehmet'in, Emre'nin şirketine gelmesiyle başlıyor. Ancak Mehmet Emre'yi değil Emrullah'ı aramaktadır. Çünkü Emrullah "çağdaş" Türkiye'de kendisine yer bulabilmek için imam-hatipli olduğunu saklamış ve ismini de modernleştirmiştir. Mehmet'in Emre'yi neden aradığını tam anlayamadım ama mide kanseri olduğunu ve imamlık yaptığı köye yerleşen "göçer"lerin, köyün yerlisinden bir kısım tarafından (özellikle de marangoz Feyzullah tarafından)camiden soğutulmasından korktuğu için tedavi sırasında aklının köyde kaldığını anlıyoruz.

Emre ismini değiştirmiştir ama İslam'ın kurallarına riayet etmekten vaz geçmemiştir. Dahası iş dünyasının acımasızlığı yüzünden insani duygularını da kaybetmemiştir. Hemen arkadaşını lüks bir hastaneye yerleştirir ve Ramazan ayı boyunca köyde imamlık yapmayı teklif eder. Hala köy imamlığı var mı bilmem; benim bildiğim imam hastalansa Diyanet vekil tayin eder. Neyse detaylarla uğraşmayalım.

Filmin sinopsisinde "İmam-hatip lisesinden mezun olduğunu saklayan bilgisayar mühendisinin kimlik bunalımını anlattığını" okuyunca köyde imamın içsel sancılar falan çekeceğini sanmıştım ama filmin köyde geçen kısmı didaktik bir dizi film havasında. İmam uzun saçı ve motosikleti ile köyün bir kısmının tepkisini çekiyor ama sağduyulular çoğunlukta. İmamımız çocuklara elifba yanında bilgisayar öğretiyor, muhtarın güzel ve akıllı kızı traktörle çamura sağlanınca motorunun arkasına atıyor, dedikodu olunca Hz. Aişe'nin vakasını örnek gösteriyor vs. Emre'nin, Mehmet'e sürekli "101 Mehmet, Aziz Pirim" demesi ve köyün delisinin ilk bir iki seferde çok da kötü olmayan saçmalamalarının defalarca tekrar edilmesi haricinde son 30-35 dakikaya kadar film en azından birçok diğer Türk filminden daha kötü değil. Eğitici bir TV filmi ya da dizisi havasında. Ama Feyzullah'ın sürekli aşağıladığı oğlu Tarık'ın Emre'nin motorunu alıp köyde tur atmasıyla başlayan bölüm insana sıkıyor. Tarık motorla dolaşırken birden meydandaki bir saman balyasına girip sırra kadem basıyor. Bari balyanın bir ucu duvara falan dayalı olsa. Herkesin gözü önünde nasıl kaybolur insan!!! Tabi oğlu yer yarılıp içine giren Feyzullah bu tür fimlerde genelde olduğu gibi (Bknz. Babam ve Oğlum) sıyırıyor: O da motora binip köyü dört dönüyor ve herkese Tarık'ı soruyor. Bu arada bizim imam Emre tamamen filmin odağının dışında kalıyor. Zaten Emre'yi oynayan aktörün performansı film boyunca zayıf; Feyzullah ondan rol çalıyor ama bu sahnelerde Emre'nin kenarda durup bön bön bakması biraz tuhaf olmuş. Tarık'ın "Disappearance of Finbar" tarzı kayboluşu mutlu sonla bitiyor ama bu arada bizi de afakanlar basıyor.

Yukarıda bayağı eleştirdim ama aslında film beklediğim kadar kötü değildi. Sonunda dramanın dozunu artırmak isterken konuyu dağıtmasalar didaktik bir TV filmi olarak kabul edilebilirdi. Ama imam-hatip meselesine filmin başındaki 1-2 cümle hariç hiç değinememesi, bir saati zor dolduracak konuyu uzatmak için sürekli tekrarlar yapması, başladığı hikayeleri bitirememesi (muhtarın kızı Zehra'yla o kadar bakışmalar sırf Hz. Aişe olayına referansta bulunmak için miydi?)

Filmde iki sahneye dikkat çekmek isterim: Aşırı hızdan yakalanma sahnesinde Emre polislere "Ben bilgisayar mühendisiyim" diyor. "Ben doktorum" demeyi anladım da bunu anlayamadım.

Bir de filmin sonunda Emre'nin cenaze yıkadığı sahne var. Emre'nin okul dönemini hatırlarken kızların onunla ne diye dalga geçtiklerini ancak en sonunda anlayabildim: "Ölü yıkayıcısı" diyorlarmış. Bu arada hayatımda ilk defa cenaze yıkama sahnesi gördüm. İlginçti.
Referans URL