01-30-2008, 03:37 PM
Ya PKK siyasallaşırsa!
Mehmet Ağar´ın PKK´yı ovada siyaset yapmaya çağırmasından sonra bu görüş hakkında olumlu olumsuz bir çok görüş ortaya atıldı. Zaman Gazetesi yazarı Mümtaz´er Türköne "PKK´nın siyasallaşmasına" farklı bir bakış açısı getirdi.´: CHP lideri Deniz Baykal'ın, Ağar'ın "dağdan insinler, ovada siyaset yapsınlar" vecizesinin izinden giderken söyledikleri temsil edici bir retoriği yansıttığı için üzerinde durmaya değer: "Dağdan in, ovada siyaset yap' deyince terörist bunu nasıl anlar? Şöyle anlar: 'Benim niye terör yaptığımı biliyorsunuz.
Yazının Tam Metni Aşağıda
Gel siyaset yap dediğinize göre, demek ki benim terör yapmamın gerekçelerini kabul ediyorsunuz. Ovada siyaset yap diyerek, benim taleplerimi karşılayacağınızı mı ima ediyorsunuz?' Teröristin anlayacağı budur. Bu, terörü durdurmaz, azdırır. Arkasından 'iki milletli anayasa yazalım' talebi gelir, af talebi gelir." (Ankara Kulisi, CNN Türk) Özlü bir ifade ile "ya PKK siyasallaşırsa" korkusunu yansıtıyor bu sözler. Baykal, devletimizde egemen olan bir görüşü dile getiriyor. Öncelikle Türk Silahlı Kuvvetleri bu görüşe yakın duruyor. Baykal'dan önce Genelkurmay Başkanı, Ağar'ın "ovada siyaset" önerisini polemik konusu yaparak "şiddetle kınamış" ve "Dağdan inen insan nasıl siyaset yapacak ki?" diye sormuştu. Arkasından bir ordu komutanımız PKK'nın "siyasallaşması" tehlikesine dikkat çekmişti. Görünürde devletin silahlı gücünü sevk ve idare edenlere ve onların sözcülüğünü üstlenen Baykal gibi siyasetçilere şu yaklaşımın egemen olduğu anlaşılıyor: Etnik ayrılıkçılık karşımıza şiddet yöntemlerini kullanarak çıkarsa üstesinden gelebilir, hiç olmazsa kontrol altında tutabiliriz. Ama şiddeti bırakıp barışçı yöntemleri denerlerse zaafa düşeriz; çünkü silaha karşı donanımlı ve birikimliyiz, siyasete karşı değil.
Bu yaklaşım doğru mu? Bu yaklaşıma yani silahlı çözüme feda edilecek canları, insanî endişeleri bir kenara bırakalım; zira hiçbir insanî gerekçe bu yaklaşım için değer taşımaz. Bu çözüm tarzını savunanlar sadece devletin bekasını ve alî menfaatlerini dikkate alır. O zaman şu soruyu soralım: Salt silahla devleti korumak mümkün mü?
Baykal'ın sözleri demagoji
Kürt sorununda yeni bir evreye girdiğimiz ortada. Önümüzde bir fırsat duruyor. Şiddet kendini tüketti. Ne kadar süreceği belli olmayan bir zaman aralığında ya kendini yeniden üretecek ya da siyaset tarafından söndürülecek. Bu yüzden basmakalıp retoriklerin ve siyaset korkusunun arkasında duran gerçek endişeleri fark etmeliyiz. Aslında Türkiye sadece Kürt sorununu çözmek için bir fırsat yakalamadı. Akılcı bir devlet cihazına sahip olmak, hatta millî birlik ve bütünlüğünü sağlam bir şekilde tesis etmek, demokrasisini ve hukukunu devlete hakim kılmak için de önümüzde bir imkân duruyor.
Bu fırsatı değerlendirmek, bu imkânı kullanmak için basmakalıp retoriklerin sığ dünyasını aşmamız gerekiyor. Baykal'ın baştan aşağı demagoji kokan sözleri gibi. Baykal, bizi korkutmaya çalışırken kendini ele veriyor. Ağar'ın sözleri terör yapanı haklı çıkartır ve arkasından "iki milletli anayasa talebi gelir", "af talebi gelir", diyor. Dikkat edelim "iki milletli anayasa gelir" demiyor, "af gelir" demiyor; "talebi gelir" diyor. Demagojiyi teşhir etmek için bir bilgi vermemiz, bir de soru sormamız lâzım. "İki milletli anayasa talebi" zaten var. Bu talep siyaset yapanlarca zaten dile getiriliyor ve cezaî takibata konu bile edilmiyor; af talebi de öyle. Hatta siyasî otonomi, coğrafî otonomi talep edenler, bu talebe karşı çıkan Orhan Doğan gibi Kürt siyasetçileri de var. Kültürel otonomiyi formüle eden Muammer Değer var. Dahası, bağımsızlık talep eden marjinal bir grup bile var. Demek ki "talep" etmenin "dağdan inmek"le ilgisi yok. Tersine şiddet, zaten mevcut olan bu taleplerin bazılarına destek sağlamak için var. Baykal'ın mantığının tersine şiddet yerini bütünüyle siyasete terk ederse, bazı talepler silahlı desteğini kaybetmiş olacak. Zira bu talepler, dağdakiler ovaya indiği zaman gündemimize girecek konular değil ki? Üstelik Baykal diyor ki: "Siyaset yap demek, terörün gerekçelerini kabul etmektir." Bu hüküm Baykal'ın üstüne çöreklendiği sol siyasetin talihsizliği hakkında da fikir veriyor. "Terörü bırak siyaset yap", dediğiniz zaman terörün gerekçelerini nasıl kabul etmiş olursunuz? Adı üzerinde siyaset yapıyorsunuz, yani tartışıyorsunuz, üstelik özgürce tartışıyorsunuz. Böyle bir mantığın siyasetçi tarafından kullanılması siyasetin toptan reddedilmesi değil mi? O zaman bir şeyi savunmak yerine bir şeyin üstü örtülüyor. Çünkü biz, demokratik hakkımızı kullanarak bu mantıksızlığa şu soru ile karşılık veriyoruz: Şiddetin durmasından neden korkuyorsunuz? Bir devlet nasıl olur da, kendisine karşı silahlı kalkışmaya girişenlerin silah bırakmasından, dağdan inmesinden ve siyaset yapmasından endişe eder? Bir siyasetçi neden "şiddet yerine siyaset" seçeneğine, üstelik kendisini de işe yaramaz hale getirecek bir şekilde karşı çıkar. Hatta daha ileri gider ve şu soruyu sorarız: Bu PKK'lılar aptal mı? Neden bugüne kadar siyaset yerine şiddet yöntemlerini kullandılar?
Devlet kan davası gütmez
Askerî çözüme dolaylı destek veren samimi; ama naif bir endişe de var. Bu endişe sahipleri siyasetin bölünme getireceğini düşünüyorlar. Bu endişeler geniş ölçüde Kürtler hakkında önyargılara dayanıyor. Ezberden sık tekrarlanan itirazlar, aslında bir zayıflığı ve özgüven yokluğunu gösteriyor. Diyorlar ki: "Adam ayrılmayı kafasına koymuş. Siyasetin yolu açılırsa bölünme için daha uygun bir zemin bulacak. Önce gelsin benim bayrağıma saygı göstersin, ondan sonra siyaset yapsın." Bu itirazın naifliği siyasetin zaten yapılıyor olmasında. Bayrağa dair samimi endişeye ise şu cevap verilebilir: Kırmızı zemin üzerine beyaz ay-yıldızı bayrak yapan şey, 72 milyonun birliğinin sembolü olmasıdır. Kürtleri bir kenara bırakıp kendi kendimize soralım: Bu şanlı bayrağın, Kürtlerin de önemli bir nüfus halinde yer aldığı 72 milyonluk bir milleti temsil ettiğine, sen inanıyor musun? Sen inanmıyorsan, Kürt'ten ne bekliyorsun? Asıl bayrağa saygısızlık Kürt'ü kendinden ayrı görmek değil mi? Her yere Türk bayrağı dikerek bayrağa saygı göstermiş olmazsınız, sadece gösteriş yapmış olursunuz. Bayrağa saygı, onun temsil ettiği değerlere, birliğe ve bütünlüğe, bağımsızlığa sahip çıkmaktır. Her ferdini içerecek şekilde 72 milyona sahip çıkmaktır. Her ülkede etnik sorun, çoğunluğun çözeceği bir sorundur. Çoğunluk, kendisini gözden geçirmek yerine azınlığı suçlama kolaycılığına kapıldığı zaman, o ülkeyi tek parça halinde tutmak zorlaşır. Çoğunluk, azınlığı ayrı ve gayrı görmeye başladıktan sonra azınlığa ayrılık rüyaları görmekten başka çare bırakmaz.
Korkuları, paranoyaları bir kenara bırakalım. Biriken acılar, bu acıların büyüttüğü öfkeler var. Söz konusu olan 30 bin can. Etnik terörün kurbanı olan 30 bin insan. Bu 30 bin insanın yakınlarını ve eşini dostunu hesaba katarsak, Türkiye'de acıdan ve öfkeden payına düşeni almayan kimse kalmamış gibi görünüyor. Bu öfke şiddeti doğallaştırıyor. Doğallık Türkiye'yi şiddete mahkûm ediyor. Öfkenin sonucu olan şiddet yine şiddeti doğuruyor; aklın ve sağduyunun egemen olacağı siyasete hayat hakkı tanımıyor. Öfkeyi bastırmak, sağduyuyu egemen kılmak şart.
Ben Kürt değilim. Ne kadar empati kursam da anadili Kürtçe olan biri gibi düşünemem, yaşananları bir Kürt gibi algılayamam. Ben ancak bir şehit cenazesinde babasının resmini taşırken dimdik duran çocuk olabilirim. Askerliğin farklı bir meslek olduğunu, ailenin bütün fertleriyle birlikte yapıldığını bilebilirim. Her cenaze haberinin bir asker çocuğunda depreştirdiği babasını kaybetme korkusunu hissedebilirim. Bir askerin omuz omuza çarpışırken kaybettiği arkadaşına duyduğu vefayı ve onu şehit edenlere duyduğu öfkeyi anlayabilirim. Bir PKK militanının dağdaki ölüm haberinin ailesine nasıl ulaştığını bilemem. Geride kalan yakınlarının neler hissettiğini, neler düşündüğünü anlayamam. Acının nasıl derinlere işlediğini, bu acıdan ne sonuçlar devşirdiklerini kavrayamam. Ama vatandaşlarını tek bir devletin çatısı altında yaşatmaya gayret eden devlet büyükleri ve siyasetçiler anlamak zorundalar. Öfkenin ve kavganın yerine barış içinde birlikte yaşamanın yolunu bulmak, bana da Kürtlere de göstermek zorundalar. Çünkü ancak, şiddetin dışındaki çözümlerle "tek devlet"i yaşatmak mümkün olabilir.
30 bin dramın içine sığdığı şiddet yüklü geçmiş, doğal olarak çatışmaya kişisel bir nitelik kazandırır. İşte asıl bastırılması gereken şey budur. Devlet kan davası gütmez. Devlet intikam almaz. Devlet, hukukla var olur, hukukla yaşar. Devletin kullandığı silah da, meşrû şiddet de hukuku hakim kılmak içindir. Şiddet ortamının devamını, intikam duygusu için, kan davası için vazgeçilmez görenler, arkalarını dayadıkları devlete ihanet etmiş olurlar. Devletin görevi yaraları sarmak, gönülleri onarmaktır. Bunu sağlayacak olan şey silah değil siyasettir.
Askerî çözüm yerine siyasî çözüm
Dün 83. yaşını idrak eden Cumhuriyet'imiz için hâlâ bölünme-parçalanma korkusu yaşıyorsak, daha fazla korkmak yerine nerede hata yaptığımızı tekrar tekrar düşünmek zorundayız. Nerede yanlış yaptık? Geçmişten ders çıkartıp, çözümü nerede aramalıyız?
PKK terörü doğal olarak askerî çözümü ön plana çıkardı. Terör iflasını ilan ederken askerî çözümde ısrar etmek, Türkiye'yi çözümsüzlüğe mahkûm etmek demektir. Şiddet, ağır baskısını toplum üzerinden kaldırınca, çözümler kendiliğinden ortaya çıkar. Türkiye'nin inkâr edilemeyecek bir etnik sorunu var. Bu sorun yıllar boyu baskı ile, yok sayılarak nihayetinde şiddet yöntemleri ile yüzünü gösterdiği zaman askerî tedbirlerle çözülmeye çalışıldı. Bu çözümlerin ürettiği kurumlaşmalar, alışkanlıklar var. Türkiye'nin 72 milyonu kardeşçe bir arada yaşatacak dinamiklerinin hayat bulabilmesi, toplumu yeniden ortak paydalar etrafında buluşturabilmesi için bu alışkanlıkların hemen terk edilmesi gerekir.
Kürtlerin yarısı Ankara'nın batısında yaşıyor. İstanbul ve İstanbul'un temsil ettiği imparatorluk kültürü, etnik sorun yaşayan diğer ülkelerden farklı fırsatlar sunuyor. Bu toplum, altı asır farklı dinleri, ırkları, dilleri, kültürleri bir arada yaşatmayı başarmış bir imparatorluğun aslî unsuru olarak çok özel yeteneklere sahip. Bu yetenek, farklı olanı bir arada yaşatma yeteneğidir. Dökülen onca kana rağmen Türkiye'de bir etnik çatışmanın, Kürt-Türk düşmanlığının ortaya çıkmaması, bu özel yeteneğin eseridir.
Şiddetin ortadan kalkması ile siyasî çözümlerin ortalığı kaplaması farklılıkları yaşatacak çoğulculuğu da mümkün kılacaktır. PKK terörü ile Türk Devleti arasında sıkışan Güneydoğu halkının da özgür bir ortama ve farklı siyasî çözümleri tartışmaya ihtiyacı var. Türkiye'nin bütünleştirici dinamikleri ve gelenekleri, ayrıştıran ve bölen etkenlerinden daha fazla. Yeter ki bu dinamiklerin hayat bulmasına imkân tanınsın.
Askerî çözüm tek, ama siyasî çözümler aklınız ve sağduyunuz kadar çok. Sorunu PKK sorunu olarak görmek, dünyaya miyop gözlüklerle bakmaktır. Sorunu PKK sorununa indirgeyenler, farkında olmadan PKK'ya geniş bir meşruiyet alanı açıyorlar. PKK koordinatörlüğü diye bir unvan tesis etmenin, her konuda PKK'dan dem vurmanın başka anlamı var mı?
PKK'nın siyasallaşmasından korkmak niye? Bırakalım siyasallaşsın. Kanunlarımız ortada; suç işleyenler hukuk devletini tanımış olacaklar. Türkiye böylelikle şiddet çılgınlığını geride bırakacak. Silahın değil sağduyunun egemen olduğu şartlarda bizim de, Kürtlerin de söyleyeceği çok söz var. Bu sözlerin hiçbiri yaralayıcı olmayacaktır.
Bütünüyle Kürt sorununun siyasallaşmasından endişe edenlerin, elinde silah bulunduranlar olması ve Baykal gibi demagoglardan ibaret kalması doğal. Bu durum bile tek başına Türkiye'yi halkı merkeze alan sivil siyasetçilerin yönetmesi gereğine haklı bir gerekçe oluşturuyor.
MÜMTAZ´ER TÜRKÖNE - Zaman Gazetesi - 30 Ekim 2006




