Hani çocukken ikindi vakti yağmurlar yağardı ve ıslanmayalım diye eve kaçardık.
Camdan bakardık, yassılaşan burnumuzun bizi çirkin göstermesine aldırmadan.
Sanki her düşen damlayı yakalayacakmış gibi dikkatle.
Belki de zamanı yakalamak isterdik bilmeden;
Yağmur yağardı biz bakardık
Dilimizde o bildik tekerleme
“Yağmur yağıyor seller akıyor”
-Aaa
-Bak, Nurcan arap olmuş camdan bakıyor
-Bana ne ya anne bişe söyle şuna
-Ben arap kızı değilim, der didişirdik.
Yağmur yağar, zaman akar biz bakardık
Bakakaldık öylece yağmurların ardından. Hep camın gerisindeydik
zaman da akarken.Ne düşen damlaları yakalayabildik. Ne de ayrılabildik
kıramadığımız engellerden.
Sonra, daha sonra yağmurlar sustu. Gökyüzü kurudu, zaman kurudu,
hayatlarımız kurudu. Çorak toprağa döndü yürekler yarıklar çoğaldıkça
bir bakış, bir damla bekliyoruz sarpa saran kurak yollardan.
Yollar uzayıp yıllar kısaldıkça çatlamış dudaklardan hece hece keşkeler yağıyor.
Şimdi büyümüş aklımız küçülmüş zamanımızla keşke diyoruz;
keşke kalıp yağmurun altında bir kez doya doya ıslansaydık. Yağmur üşüseydi
biz üşüseydik ve düşseydik yılların peşine.Bizim yerimize hep yağmurlar üşüdü.
Hiç tutmadık ellerinden dokunmadık ıslak gözlerine; o sokakta biz camın gerisindeydik.
Dün ah dün
Günü yarım yamalak aralamış
Yarını yaralamış
Sayılmamış papatyalar elimizde kalmış.
Yapraklar sararıp solmuş, heceler gözlerimize dolmuş.
Artık dil lâl, yarın ağyar biliriz anlatılmayacak derdimizi dinlemez ki.
Kolayını seçiyoruz yarından da kendimizde de geçiyoruz
ve
Susuyoruz.
Susayarak
Geceye, güne
Yarına, düne.
Susuyoruz,
Susa yatırılmış hayatlarımızda
Nasılsa gözyaşlarımız konuşuyor diye.