Yaşam, bana bir şeyler mi anlatmak istiyorsun? Çünkü... Başarısızlık, ben bir başarısızım demek değildir;
Yaşam, bana bir şeyler mi anlatmak istiyorsun?
Çünkü...
Başarısızlık, ben bir başarısızım demek değildir;
Henüz başaramadım demektir.
Başarısızlık, ben hiçbir şey gerçekleştiremedim demek değildir;
Bir şeyler öğrendim demektir.
Başarısızlık, aptallaştım demek değildir;
Deneyerek yaşamak için gerekli inanca sahibim demektir.
Başarısızlık, ümitsizliğe kapıldım demek değildir;
Deneme cesaretini gösterdim demektir.
Başarısızlık, istediklerime sahip olamayacağım demek değildir;
Değişik tarzda bir şeyler yapmalıyım demektir.
Başarısızlık, ben aşağılığım demek değildir;
Mükemmel değilim demektir.
Başarısızlık, zamanımı boşa harcadım demek değildir;
Yeniden başlamak için bir nedenim var demektir.
Başarısızlık, vazgeçmeliyim demek değildir;
Daha sıkı çalışmalıyım demektir.
Başarısızlık, asla başaramayacağım demek değildir;
Daha sabırlı olmalıyım demektir.
Başarısızlık, benden ümidini kestin demek değildir;
Bir bildiğin var demektir.
John C. Maxwell
DOSTUM
Derdini dinleyecek bir dosta
bir an bile ihtiyacın olursa,
olacaksa eğer...
Yüzünde parıldayan gözyaşlarını silecek,
kurutacak birini,
yakınında istiyorsan eğer...
Herkesten sakladığın sırların varsa
ve onları paylaşacak birini
istiyorsan eğer...
Sıkıntılarından kurtulmak için.
bir dost elini, desteğini
arıyorsan eğer...
Zor gününü sana geçirtecek
cıvıl cıvıl bir ses istiyorsan eğer...
Sana çok önem veren
ve seni çok düşünen
birini istiyorsan eğer...
Umutlarını paylaşan,
tasalarını yumuşatmaya çalışan
birini özlüyorsan eğer...
Sana saygı duyan biriyle beraber olup,
kendini bulacaksan;
ben, benim diyeceksen eğer...
Ve etrafında olup bitenlerden
nasıl etkilendiğini anlayacak
birine ihtiyacın varsa...
Buradayım.
Burada olacağım...
GÖNÜL SAYFAM
Öpüştüm resimlerinle
Şarkımız çaldı dinledim
Bütün gece bekledim
Yine sabah oluyor
Belki sen gelirsin diye
Işıkları söndürmedim
Yeni doğan sabaha
Hezimetim oluyor
İçimde hatıralar delik deşik
Mektupları okudum seçip seçip
Karanfili kokladım senin için
Odam hasret kokuyor
Aynanın karşısına geçip geçip
Kaderime ağladım içip içip
Gönül sayfamda canım açık seçik
Senin adın yazıyor...
Kayahan
Not: Bu şarkı sözleri Kayahan'ın aynı adlı albümündeki eserinde yer almaktadır.
GÜZ GÜLLERİ
İnanki ağlamadım
Hüzünlüyüm sadece
Gözlerimdeki nemler çığ gibi
Yağar böyle her gece
Güz gülleri gibiyim
Hiç bahar yaşamadım
Ya sevmeyi bilmedim yıllarca
Ya sevince geç kaldım
Şimdi delicesine
Sevmek istesem bile
Sonbahar sisi çökmüş üstüme
Sevincim buruk yine
Güz gülleri gibiyim
Hiç bahar yaşamadım
Ya sevmeyi bilmedim yıllarca
Ya sevince geç kaldım
Selim Öztaş
Not: Selim Öztaş'ın yazdığı bu sözler, Muazzez Ersoy'un Nostalji 10 albümündeki şarkıda yer almaktadır.
HER ŞEY SENDE GİZLİ
Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif...
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü...
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin...
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna
Ne kadar yaşarsan yaşa
Sevdiğin kadardır ömrün...
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi
Sevdiğin kadar sevileceksin
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakilere değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiliye hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin
İşte budur hayat
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin
Bunu da öğren "Sevdiğin kadar sevilirsin"...
Can Yücel
İKİNCİ BAHAR
Gamze gamze bir gülüver şimdi
Beni göğsüne alıver şimdi
Mevsimi geldi susadım aşka
Benimle bir bütün oluver şimdi
İkinci bahar yaşıyor ömrüm
Gel benim yarim oluver şimdi
Seni gül gibi öpe koklaya
Gözümden dilimden sakınır saklar
Bu günkü aklımla severim şimdi
Şiirler şarkılar söyleyerek
Mehtabı birlikte seyrederek
Benimle bir rüya kuruver şimdi
İkinci bahar yaşıyor ömrüm
Gel benim yarim oluver şimdi
Seni gül gibi öpe koklaya
Gözümden dilimden sakınır saklar
Bu günkü aklımla severim şimdi
Sezen Aksu
ANAYASASI İNSANIN
Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmaktaşından ateş
Ve öpücüklerden insan!
Can yasası bu insanın:
Savaşlara yoksulluklara
Ve binbir belaya karşın
İlle de yaşayacaksın!
Us yasası bu insanın:
Suyu şavka döndürüp
Düşü gerçeğe çevirip
Düşmanı dost kılacaksın!
Anayasası bu insanın:
Emekleyen çocuktan
Uzayda koşana dek
Yürürlükte her zaman
Paul Eluard için yazılmıştır
KARAR VERMENİN BİLGELİĞİ
Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer.
Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış hatta...
Efendim, köyde bir yaşlı adam varmış. Çok fakir.
Ama kral bile onu kıskanırmış.
Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.
Kral, at için ihtiyara neredeyse
hazinesinin tamamını teklif etmiş
ama adam satmaya yanaşmamış.
"Bu at, bir at değil benim için.
Bir dost.
İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep.
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.
Köylü ihtiyarın başına toplanmış.
"Seni ihtiyar bunak.
Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.
Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.
İhtiyar;
"Karar vermek için acele etmeyin" demiş.
"Sadece "At kayıp" deyin. Çünkü gerçek bu.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.
Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı,
bunu henüz bilmiyoruz.
Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.
Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Ama aradan on beş gün geçmeden,
at bir gece ansızın dönmüş.
Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de,
vadideki on iki vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.
"Babalık" demişler.
"Sen haklı çıktın.
Atının kaybolması bir talihsizlik değil
adeta bir devlet kuşu oldu senin için.
Şimdi bir at sürün var."
"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz"
demiş ihtiyar.
"Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
Bilinen gerçek sadece bu.
Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz.
Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama,
içlerinden
"Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden,
vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu
attan düşmüş ve ayağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul
şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.
Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
"Bir kez daha haklı çıktın" demişler.
"Bu atlar yüzünden tek oğlun
bacağını uzun süre kullanamayacak.
Sana bakacak başkası da yok.
Şimdi eskisinden daha fakir,
daha zavallı olacaksın" demişler.
İhtiyar;
"Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz"
diye cevap vermiş.
"O kadar acele etmeyin.
Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.
Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru.
Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve
ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."
Birkaç hafta sonra,
düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış.
Kral son bir ümitle,
eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.
Köye gelen görevliler,
ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında
bütün gençleri askere almışlar.
Köyü matem sarmış.
Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş,
giden gençlerin ya öleceğini
ya esir düşüp köle diye satılacağını
herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.
"Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler.
"Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında.
Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler.
Oğlunun bacağının kırılması,
talihsizlik değil, şansmış meğer."
"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar.
Oysa ne olacağını kimseler bilemez.
Bilinen bir tek gerçek var.
Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.
Ama bunların hangisinin talih,
hangisinin şanssızlık olduğunu
sadece Allah biliyor."
Lao Tzu,
öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış,
etrafına anlattığında:
"Acele karar vermeyin.
O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz.
Hayatın küçük bir parçasına bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,
dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve
insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin
hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
KAZANAN ve KAYBEDEN
Kazanan her zaman çözümün bir parçasıdır,
Kaybeden her zaman problemin bir parçasıdır
Kazananın her zaman bir programı vardır,
Kaybedenin her zaman bir özürü vardır
Kazanan "Bu işi senin için yaparım" der,
Kaybeden "Benim işim değil ki" der
Kazanan her sorunda bir çözüm görür,
Kaybeden her çözümde bir sorun görür
Kazanan "Uzak ama yolu biliyorum" der,
Kaybeden "Yakın ama yolu bilmiyorum" der
Kazanan çakılların yanındaki çimeni görür,
Kaybeden çimenin yanındaki çakılları görür
Kazanan "Zor olabilir ama mümkün" der,
Kaybeden "Mümkün ama çok zor" der
Kazanan konuşmak yerine yapar,
Kaybeden yapmak yerine konuşur
Kazanan ağlamak yerine çalışır,
Kaybeden çalışmak yerine ağlar
Kazanan beynini çalıştırır,
Kaybeden çenesini .....
KIRLANGIÇ ve FIRSAT
Günlerden bir gün kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş.
Ve adamın penceresinin önüne konup
adama şöyle demiş;
"Ben seni çok seviyorum.
Lütfen, pencereyi açıp beni içeri al da,
birlikte yaşayalım".
Adam; "Olmaz alamam...
Sen bir kuşsun. Hiç, bir kuş adama aşık olur mu?"
Kırlangıç tekrar;
"Lütfen, pencereyi açıp beni içeri al.
Birlikte yaşarız.
Hem ben sana dost ve arkadaş olurum.
Canın da sıkılmaz. Birlikte yaşar gideriz"
Adam yine; "Olmaz alamam... Git başımdan"
diye yanıtlamış.
Üçüncü ve son kez,
kuş adamın penceresinin önüne konup,
adama tekrar şöyle demiş;
"Lütfen, beni içeri al.
Artık soğuklarda başladı. Dışarıda kalamam.
Biliyorsun, ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece.
Beni içeri almazsan
başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım.
Lütfen beni içeri al da burada kalayım.
Birlikte yemek yer, omuzuna konar,
seni neşelendirir, sana yarenlik ederim.
Hem sen de benim gibi yalnızsın"
Adam ona;
"Git derhal başımdan! Ben yalnız kalabilirim"
demiş ve kuşu kovmuş...
Kırlangıç, bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve
uzaklara gitmiş.
Adam, kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş
ve kendi kendine
"Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım.
Niçin kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim?
Ne güzel birlikte kalırdık" demiş ve
çok pişman olmuş.
Pişman olmuş ama iş işten geçmiş.
Kendi kendine;
"Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir,
ben de onu içeri alır, birlikte mutlu bir hayat sürerim" demiş.
Ve penceresini sonuna kadar açıp, beklemeye başlamış.
Yazın gelmesiyle birlikte,
kırlangıçlarda gelmeye başlamış.
Ama onun kırlangıcı gelmemiş.
Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan
pencerenin başında beklemiş, ama boşuna...
Kırlangıç yokmuş.
Gelen kırlangıçlara sormuş
ama onun kırlangıcını gören olmamış.
Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve
ondan bilgi almak için gitmiş.
Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra,
bilge kişi ona şöyle
demiş;
"Kırlangıçların ömrü 6 aydır.
Hayatta bazı fırsatlar vardır,
ömründe bir defa insanın eline geçer ve
değerlendiremezsen uçup gider."
Bir papatya tarlası düşün.
İlkbahar ayı.
Ve sen onun yanından geçen yolda yürüyorsun
ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker.
Binlercesinden birisidir ama sen onun yanına gidersin.
Onda seni çeken bir şeyler vardır.
O papatyayı olduğu yerden koparırsın.
Sadece senin olsun istersin.
Sadece senin.
Öleceğini düşünmeden ve gidersin o tarladan.
İçindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik
ama bir o kadar güzel ve hapsedici.
İşte bu TUTKU...
Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur.
Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker.
Yaklaşırsın yanına.
Yanına gidersin o papatyanın.
Gözlerin başkasını görmez olur o an.
Onun için her şeyi yapmak istersin.
Dokunmak istersin.
Dokunamazsın, orada onunla ölmek istersin.
Ama birden hafif bir rüzgar eser
ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna.
Dayanamazsın onun kokusuna.
Unutturur her şeyi bir anda
ve o kokunun geldiği yöne gidersin.
O papatya orada kalmıştır.
Yüreğinin bir kenarında.
Paylaşılmamıştır bir çok şey.
Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona.
İşte bu AŞK...
Yine o yoldasın.
Papatya tarlasının yanından geçen.
Ve yine bir papatya.
Milyonlarcasının içinde seni çeker.
Gidersin yanına. Orada kalakalırsın.
O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın.
Tüm gücünle onunla olmak istersin.
Oradan seni koparacak hiç bir güç olmadığına inanırsın.
Ve orada onunla ölene kadar birlikte kalırsın.
İşte bu da SEVGİ...
Her üçünü de birlikte aramayın. Yoksa hayatınızda kocaman bir yalnızlık kalır.
PİŞMANLIK
Eğer Tanrı, bir an için
benim bir dolma kağıt bebek olduğumu unutup,
bana biraz daha ömür verse idi:
Büyük bir ihtimalle tüm düşündüklerimi söylemezdim;
ama tüm söylediklerimi düşünürdüm.
Eşyalara değerlerine göre değil de,
ne anlama geldiklerine göre değer verirdim.
Daha az uyur, daha çok rüya görürdüm.
Çünkü gözümüzü ne zaman bir dakika kapatsak
ışığı altmış saniye kaybederiz.
Başkaları geri dururken, ben yürürdüm.
Diğerleri uyurken, ben uyanık kalırdım.
Başkaları konuşurken, ben dinlerdim.
Güzel çikolatalı bir dondurmayı nasıl da seve seve yerdim.
Eğer Tanrı, bana biraz daha ömür verseydi:
Daha basit giyinirdim.
Kendimi güneşe atar,
sadece vücuduma değil,
ruhuma da güneş banyosu yaptırırdım.
Eğer bir yüreğim varsa,
nefretimi buz üstüne yazar ve
güneşin çıkmasını beklerdim.
Yıldızlar üzerinde Van Gogh ile resim yapardım,
bir Benedetti şiirini düşlerdim ve
bir Serrat şarkısı ile aya serenat yapardım.
Dikenlerin acısını hissetmek için
gülleri gözyaşlarımla sulardım,
taç yapraklarını kızılca öperdim.
Tanrım, biraz daha ömrüm olsaydı...
Tek günümü,
sevdiklerime onları ne kadar sevdiğimi söylemeden geçirmezdim.
Her kadını ve erkeği, benim favorim olduklarına inandırırdım.
Aşkın içinde aşkla yaşardım.
Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu gösterirdim.
Aksine aşık olmayı durdurduklarında yaşlanacaklarını gösterirdim.
Bir çocuğa kanatlar verirdim.
Ama uçmayı kendi başına öğrenmesi için onu rahat bırakırdım.
Yaşlılara ölümün yaşla degil,
unutmakla geldiğini öğretirdim.
İnsanlar, sizden ne çok şey öğrendim.
Gerçek mutluluğun,
zirveyi nasıl ölçtüğünüze bağlı olduğunu bilmeden,
herkesin dağın zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.
Yeni doğmuş bir bebegin,
o minik elleri ile babasının parmağını sıktığında,
aslında babasını ebediyen kapana kıstırdığını öğrendim.
Ancak bir insanı yerden yukarı kaldırmak için yardım ettiğinde
birisine yukarıdan bakma hakkının olduğunu öğrendim.
Sizden bir sürü şey öğrendim.
Ama bu öğrendiklerimi bir bavul içinde saklasa idim,
hiç bir faydası olmayacaktı ve mutsuz ölecektim.
Gabriel Garcia Marquez
SEDEF ÇİÇEĞİ
Seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını.
Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim.
"Anlat teyze. Neden boşanmak istiyorsun?"
Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı,
"Bu herif yetti gari, Elli yıldır bezdirdi hayattan."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda. Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kimbilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış elli yılın ardından. Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti. Herkes onu dinliyordu.
Yaşlı kadının gözleri doldu.
Ve devam etti.
"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim. O bilmez. Elli yıl önceydi. O çiçeği, bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye. İyi gelirmiş dedilerdi. Elli yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Ta ki geçen geceye kadar. O gece takatim kesilmiş, uyuyakalmışım. Ben böyle bir adamla elli yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu herşeyimi verdim. Ondan hiçbirşey göremedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
Hakim, yaşlı adama dönerek;
"Diyeceğin bir şey var mı baba?" dedi.
Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.
"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçevan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadimemi de orada tanıdım. Sedefleri de. Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. O çiçeklerle doludur bahçesi. Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi. İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun, lafım geçmedi. O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu. Ben ona gece sularsan geçer dedim. Adak dilettim. Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece o çiçek ben oldum, sanki. Ona bu yüzden tapabilirdim..."
dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle.
"Her gece o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey. Geçen gece de, yaşlılık. Ben de uyanamadım. Uyandıramadım. Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım. Sesimi çıkartamadım."
O an mahkeme salonunda herşey sustu.
Ertesi sabah gazeteler
"Sedef susuz kaldı"
diye, yine yalnızca neticeyi haber yaptılar.
SEVİNÇLE UYAN
Duydum ki öylece bırakıp gitmişsin kendini
Vazgeçmişsin bütün ümitlerin güzelliğinden
Yeni bir şey aramanın ve bulmanın sevincinden
Artık bitti diyorsan unuttuğun birşeyler var
Hala mavi gökyüzü
Bak hala çok güzelsin
Ve sakin bir rüzgarda, dinleniyor dalgalar
Bu sabah sevinçle uyan
Gerin pencerende
Paslı bir tat gibi kalsın
Yalnızlığın.......
Yeniden başlamanın, keyfini duy içinde
Hayatın anlamını yanlış çözmüş gibisin
Herkes sevgi bekliyor
Yalnızca sen değilsin
Sevgini söylemekle başlar herşey
Birdenbire.......
Bir çocuğun saçını okşayarak
Gülümse.......
Küçük bir pırıltıyla yolunu o göstersin
Yeniden başlamak istersen
Bu bile sana yeter.
Grup Gündoğarken
ÜSTAT KİMDİR?
Bir zamanlar bir üstat varmış. İnsanlar konuşmasını dinlemek için toplanırmış. Söyledikleri harikulade imiş. Sevgi sözcükleri ona kulak veren herkesin, ta yüreğine işlermiş.
Kalabalığın arasından bir adam, üstadın ağzından çıkan her sözcüğü dinlemiş. Gönlü yüce olduğu kadar, alçakgönüllüymüş de. Üstadın sözleri bu adamı öylesine derinden etkilemiş ki, onu evine davet etmek istemiş.
Üstat konuşmasını bitirdiğinde adam, kalabalığın içinden geçerek karşısına çıkan üstadın gözlerinin içine bakarak;
"Meşgul olduğunu,
herkesin senin ilgini istediğini biliyorum"
demiş,
"Biliyorum, sözlerimi dinleyecek pek zamanın yok.
Ama yüreğim öylesine açık,
sana duyduğum sevgi öyle büyük ki,
seni evime çağırmak,
senin için en güzel yemekleri hazırlamak istiyorum.
Çağrımı kabul etmeni beklemiyorum ama,
içimdekileri sana bildirmeden edemedim. "
Adamın gözlerinin ta içine bakmış üstat. Yüzü gülüşlerin en güzeliyle aydınlanmış ve
"Hazırlığını yap"
demiş,
"Evine geleceğim."
Bu sözcüklerin adamın yüreğinde yarattığı sevinç çok büyükmüş. Üstada hizmet etmek, sevgisini dile getirmek için zamanın geçmesini sabırsızlıkla beklemiş.Yaşamın en önemli günüymüş bu; Üstat evinde, onunla birlikte olacakmış ya.
Yiyeceklerin, şaraplarin en iyisini almış. Üstada armağan edeceği giysilerin en güzelini seçmiş. Sonra da, hazırlıklarını tamamlayıp, üstadı ağırlamak için evine koşmuş. Bütün evi temizlemiş, yemeklerin en lezizlerini pişirmiş, güzel mi güzel bir sofra kurmuş. Üstat çok geçmeden orada olacağı için yüreği sevinç doluymuş.
Kapısı çalındığında kaygı içinde beklemekteymiş adam. Yerinden fırlayıp kapıyı açmış. Açmış ama, üstat yerine yaşlı bir kadın durmaktaymış karşısında.
Kadın gözlerinin içine bakarak;
"Açlıktan ölüyorum" demiş,
"Bana bir parça ekmek verebilir misin?"
Gelen üstat olmadığı için hafifçe düş kırıklığına uğramış adam. Kadına bakıp, "Buyur, gir içeri" demiş. Kadını, üstat için hazırladığı yere oturtup, üstat için pişirdiği yemekleri sunmuş. Adamın cömertliği yaşlı kadına dokunmuş.Teşekkür etmiş, çıkıp gitmiş.
Adam sofrayı üstat için dara dar yeniden düzenlemiş ki, yine kapısına vurulmuş. Bu kez de, çölü geçen başka bir yabancı imiş karşısındaki.
Yabancı, adamın yüzüne bakıp;
"Çok susadım" demiş,
"Bana içecek bir şeyler verebilir misin?"
Gelen üstat olmadığı için adam bu işe yine bozulmuş biraz. Yabancıyı evine buyur edip, üstat için hazırladığı yere oturtmuş. Üstada ikram etmeye niyetlendiği şarabı sunmuş. Yabancı gittiğinde ortalığı üstat için bir kez daha düzenlemiş.
Kapı yeniden çalınmış. Açtığında küçük bir çocuk görmüş adam.
Çocuk yüzüne bakıp;
"Üşüyorum" demiş,
"Sarınabileceğim bir battaniye verebilir misin bana?"
Gelen üstat olmadığı için adam biraz bozulmuş. Ama çocuğun gözlerine bakmış ve sevmiş onu. Üstat için aldığı giysileri çabucak toparladığı gibi çocuğu bunlarla sarıp sarmalamış. Çocuk teşekkür edip, yoluna devam etmiş.
Adam, üstat için her şeyi bir kez daha hazır etmiş, geç saatlere dek beklemeye koyulmuş. Üstadın gelmeyeceğini anladığında, yüreğinde düş kırıklığı duymuş ama üstadı hemen bağışlayıvermiş.
Kendi kendine,
"Üstadın benim yoksul haneme gelmesini beklememem gerektiğini biliyordum" demiş.
"Gerçi geleceğini söylemişti ama başka bir yerde çok daha önemli bir şey onu alıkoymuş olmalı. Üstat gelmedi ama en azından geleceğini söyledi. Yüreğimin mutlulukla dolması için bu da yeter."
Yavaş yavaş yemekleri ve şarabı kaldırmış, yatmaya gitmiş.
O gece düşünde, üstadın evine geldiğini görmüş. Onu gördüğü için mutlu olmuş adam. Gördüğünün düş oldugunu bilmiyormuş.
"Geldin üstadım! Sözünü tuttun."
"Evet" diye karşılık vermiş üstat.
"Ama ben buraya daha önce de geldim.
Açtım, doyurdun.
Susuzdum, şarap verdin bana.
Üşüyordum, bedenimi giysilerle örttün.
Başkaları için ne yaparsan benim için yaparsın."
Adam uyanmış. Mutluluk doluymuş yüreği. Çünkü üstadın kendisine ders verdiğini anlamış. Üstat onu öyle çok seviyormuş ki, derslerin en büyüğünü vermek için üç insan göndermiş.
Üstat herkesin içinde yaşar.
Açlık çeken birisine yiyecek,
susayana su verdiğinde,
üşüyeni sarıp sarmaladığında,
sevgini sunduğun üstattır.
ANNE
Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan
bir çocuk varmış.
Bir gün Tanrı'ya sormuş;
"Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler.
Fakat, ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki,
orada nasıl yaşayacağım?"
"Tüm meleklerin arasında senin için bir tanesini seçtim,
O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak.
Meleğin sana hergün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek.
Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın."
"Peki, insanlar bana birşey söylediklerinde,
dillerini bilmeden, söylediklerini nasıl anlayacağım?"
"Meleğin sana dünyada duyabileceğin en tatlı ve
en güzel sözcükleri söyleyecek.
Sana konuşmayı, dikkatle ve sevgi ile öğretecek."
"Peki, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?"
"Meleğin sana ellerini açarak
bana dua etmeyi de öğretecek."
"Dünyada kötüler olduğunu da duydum.
Beni onlardan kim koruyacak?"
"Meleğin seni kendi hayatı pahasına da olsa koruyacak."
"Fakat, ben seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm."
"Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve
ulaşmanın yolunu öğretecek."
O sırada cennette bir sessizlik olur ve
dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır.
Çocuk gitmek üzere olduğunu anlar ve
son bir soru sorar;
"Şimdi gitmek üzere isem,
benim Meleğimin adı ne?"
"Meleğinin adının önemi yok yavrum.
Sen onu, ANNE diye çağıracaksın."
ANNEYE DUA
Sevgili Tanrım,
Artık genç değilim ve arkadaşlarımın anneleri tek tek ölmeye başladı.
Arkadaşlarım annelerinin değerini anladıklarında,
bunu onlara söyleyemeyecek kadar geç kaldıklarını dile getiriyorlar.
Benim hala hayatta olan kusursuz bir annem var.
Onun değerini her geçen gün daha iyi anlıyorum.
Annem değil, ben değişiyorum. Yaşım ilerledikçe,
onun ne kadar olağanüstü bir insan olduğunu daha iyi anlıyorum.
Bu sözleri annemin kendisine söyleyemiyorum ne yazık,
oysa duygularımı kaleme almak ne kolay.
Bir evlat kendisine yaşam veren annesine nasıl teşekkür edebilir?
Bir çocuk büyütürken gösterdiği sevgiye, sabıra ve onca çabaya?
Bebekken arkasından koştuğu, asabi bir ergeni anladığı,
her şeyi bildiğine inanan üniversite öğrencisini hoşgördüğü için
şükranlarını nasıl dile getirebilir?
Kızının, annesinin ne kadar akıllı bir insan olduğunu anladığı günü
sabırla beklediği için nasıl minnet duyabilir?
Anne olmuş bir evlat,
hala kendisine annelik yapan bir insana nasıl teşekkür edebilir?
Her zaman öğüt vermeye hazır olduğu halde,
istendiğinde ya da gerektiğinde sessiz kalmayı başardığı için.
Binlerce kez söyleyebileceği durumlarla karşılaşmasına karşın;
"Ben sana dememiş miydim?" demediği için.
Kendisi olduğu için.
Sevgi dolu, düşünceli, sabırlı ve
bağışlamayı bilen kendisi olduğu için,
nasıl teşekkür edebilir?
Tanrım, senden onu hakettiğince kutsamanı istemekten
başka bir şey gelmiyor elimden.
..ve onun bana örnek olmasında,
bana yardımcı olmana şükretmekten başka.
Kendi çocuklarımın gözünde,
annemin benim gözümde olduğu kadar iyi bir anne olabilmek için
sana dua ediyorum, Tanrım.
Bir kız evlat
BAŞARI, ZENGİNLİK, SEVGİ
Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın,
kapısının karşısındaki kaldırımda oturan
bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı,
sonra onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti;
"Burada böyle oturduğunuza göre,
üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız", dedi.
"Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım."
Üç yaşlıdan biri, kadına,
eşinin evde olup olmadığını sordu.
Kadın, eşinin biraz önce çıktığını,
şu anda evde olmadığını söyledi.
Yaşlı adam, başını iki yana salladı;
"Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz", dedi.
Akşam eşi geldiğinde kadın
karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla
arasında geçen konuşmayı anlattı.
"Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler", dedi.
Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince,
kadının eşi üzüldü.
"Bir bakıversene dışarı", dedi.
"Hâlâ oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve."
Kadın kapıyı açar açmaz,
karşı kaldırımdaki bembeyaz sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı.
"Eşim geldi, şimdi evde" dedi ve
onlara davetini yineledi;
"Yemeğimizi birlikte yemek için
sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?"
Kadının davetine yaşlılardan biri yanıt verdi;
"Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz", dedi.
Ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı;
"Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zenginlik'tir.
Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Başarı,
benim adım ise Sevgi'dir.
Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi,
kadına ilginç bir öneride bulundu;
"Şimdi evinize gidin ve eşinizle başbaşa verip,
bir karara varın", dedi.
"İçimizden sadece birimizi davet edebilirsiniz evinize.
Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin,
sonra gelin, kararınızı bize bildirin."
Kadın, Sevgi'nin önerisini eşine anlattığında,
adam sevinçten göklere fırladı.
"Aman ne güzel, ne güzel", dedi.
"Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre,
biz de içlerinden Zenginlik'i davet ederiz ve
evimiz de bir anda Zenginlik'e kavuşmuş olur."
Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi.
"Başarıyı davet etsek,
daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız,
kocacığım?",dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına,
içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu.
Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi;
"En doğru karar, Sevgi'yi davet etmek değil midir?", dedi.
"Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi'ye kavuşacak"
Gelinin bu önerisi, kayınpederin de, kayınvalidenin de çok hoşlarına gitti.
"Tamam, en doğru karar bu olacak" dediler.
"Sevgi'yi davet edelim..."
Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu;
"İçinizde hanginiz Sevgi'ydi?"
"Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun..."
Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı.
Arkadaşları da ayağa kalktılar ve
Sevgi'nin arkasından, onlar da eve doğru yürümeye başladılar.
Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde,
Zenginlik'le Başarı'ya sordu;
"Siz niçin geliyorsunuz?,
Ben yalnız Sevgi'yi davet etmiştim."
Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler;
"Eğer içimizden yalnız Zenginlik'i ya da Başarı'yı
davet etmiş olsaydınız,
davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik"
"Fakat siz Sevgi'yi davet ettiniz.
Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize."
Ve kadının "Niçin?" diye sormasını beklemeden,
Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler;
"Çünkü Sevgi'nin olduğu her yerde,
biz Zenginlik ve Başarı da her zaman,
onun yanında oluruz."
DERVİŞ KAŞIKLARI
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine;
"Sevginin sadece sözünü edenlerle,
onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"
"Bakın göstereyim" demiş ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak
onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine.
Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve
arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş; "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz"
diye bir de şart koymuş.
"Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler.
Fakat o da ne?
Kaşıklar uzun geldiğinden
bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.
En sonunda bakmışlar beceremiyorlar,
öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine, "Şimdi..." demiş ermiş,
"Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe."
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar
gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
"Buyrun" deyince
her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp,
sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını.
Böylece her biri diğerini doyurmuş ve
şükrederek kalkmışlar sofradan.
"İşte" demiş ermiş,
"Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve
doymayı düşünürse o aç kalacaktır.
Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa
o da kardeşi tarafından doyurulacaktır.
Şüphesiz şunu da unutmayın.
Hayat pazarında alan değil
veren kazançlıdır her zaman..."
EN İYİ HABER
Aynı pencereden dışarı bakan iki adamdan
biri sokaktaki çamuru, diğeri ise yıldızları görür. Frederick Langbridge
Arjantin'li ünlü golfçü Robert de Vincenzo,
yine bir turnuvayı kazanmış,
ödülünü alıp kameralara poz vermiş ve
kulüp binasına gidip oradan ayrılmak üzere hazırlanmıştı.
Bir süre sonra binadan çıkıp otoparktaki arabasına yürürken
yanına bir kadın yaklaştı.
Kadın başarısını kutladıktan sonra
ona çocuğunun çok hasta ve ölmek üzere olduğunu anlattı.
Zavallı kadının hastane masraflarını ödemesi olanaksızdı.
Kadının anlattığı öykü De Vincenzo'yu çok etkilemişti,
hemen cebinden bir kalem çıkarttı ve
turnuvadan kazandığı paranın bir miktarını yazdı çek defterine.
Çeki kadının eline sıkıştırırken de ona;
"Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın" dedi.
Ertesi hafta kulüpte öğle yemeği yerken,
Profesyonel Golf Derneği'nin bir görevlisi yanına gelerek;
"Otoparktaki görevli çocuklar geçen hafta turnuvayı kazandıktan sonra
yanınıza bir kadının geldiğini ve
onunla konuştuğunuzu söylediler bana" dedi.
De Vincenzo evet anlamında başını salladı.
"Evet" dedi görevli, "Size bir haberim var.
O kadın bir sahtekardır.
Üstelik hasta bir çocuğu da yok.
Sizi fena halde kandırmış arkadaşım."
De Vincenzo; "Yani ortada ölümü bekleyen bir bebek yok mu?" dedi.
"Hayır, yok" dedi görevli.
"İşte bu, bu hafta duyduğum en iyi haber" dedi, De Vincenzo.
GÜNÜN MENÜSÜ
Bir ölçü "Günaydın"
İki ölçek "İyi Günler"
Birazcık "İlgi"
Bir tutam "Anlayış"
Normal ölçüde "Nezaket"
Bir tatlı kaşığı "Tolerans"
Malzemeyi iç dünyanızdan alın
Yıkamaya gerek yok tertemizdir
Gönül teknenizde yavaşça karıştırın
Kokusu her yanınıza sinince
İçine duygu şerbeti ekleyip karıştırın
Karışımı hayat tabağının üzerine yavaşça boşaltın
Üstünü sevgi marmelatı ile süsleyin
Gökkuşağının renginden bir kaç parça serpiştirin
Gün boyunca afiyetle yiyin
Sadece kendiniz yemeyin
Herkese verin...
Yemeğin adı: İNSANLIK
KAVANOZDAKİ TAŞLAR
Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine, "Haydi, küçük bir deney yapalım" demiş.
Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş.
Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş; "Kavanoz doldu mu?"
Sınıftaki herkes, "Evet, doldu" yanıtını vermiş.
"Demek doldu ha" demiş hoca. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş. Kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler.
Yeniden sormuş öğrencilerine; "Kavanoz doldu mu?"
İşiin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler; "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz" demişler.
"Aferin" demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş.
Ve sormuş yeniden; "Kavanoz doldu mu?"
"Hayır dolmadı" diye bağırmış öğrenciler.
Yine "Aferin" demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış.
Sormuş sonra; "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?"
Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış; "Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz."
"O da doğru ama" demiş zaman kullanma hocası; "Çıkartılması gereken asıl ders şu; Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız."
Ve ardından herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş;
"Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri,
onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz?
Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup
büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?"
KENDİNLE BARIŞIK
Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor.
Neyi özlediğini,
Kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın
hayalini kurmaya cesaret
edip edemediğini bilmek istiyorum.
Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor.
Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için
Bir aptal gibi görünme riskini
göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.
Ay'ın etrafında hangi gezegenlerin
döndüğü beni ilgilendirmiyor.
Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını,
hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını,
daha fazla acı korkusundan
kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.
Saklamaya, azaltmaya ya da
düzeltmeye çalışmadan
benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını
bilmek istiyorum.
Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını,
insan olmanın sinirliliğini hatırlamadan,
bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan
çılgınca dans edip,
coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına
izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.
Bana anlattığın hikayenin doğru
olup olmaması beni ilgilendirmiyor.
Kendi kendine dürüst olmak için
bir başkasını hayal kırıklığına
uğratıp uğratamayacağını;
ihanetin suçlamasına dayanıp,
kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini
bilmek istiyorum.
Güvenebilir ve güvenilebilir
olup olamayacağını bilmek istiyorum.
Her gün sevimli olmasa da
güzelliği görüp göremeyeceğini
bilmek istiyorum.
Benim ve kendi hatalarınla
yaşayıp yaşayamayacağını;
bir gölün kenarında durup
gümüş ay'a "EVET!"
diye bağırıp bağırmayacağını
bilmek istiyorum.
Nerede yaşadığın
ya da ne kadar paran olduğu
beni ilgilendirmiyor.
Keder ve umutsuzlukla geçen
bir gecenin ardından,
yorgun, bitap da olsan,
çocuklar için yapılması gerekenleri
yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum.
Kim olduğun,
buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor.
Çekinmeden benimle ateşin ortasında
durup durmayacağını bilmek istiyorum.
Nerede, kiminle,
ne okuduğun beni ilgilendirmiyor.
Diğer herşey bittiğinde
seni ayakta tutan şeyin
ne olduğunu bilmek istiyorum.
Kendinle yalnız kalıp kalamadığını
ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini
gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.
Orian Mountain Dreamer
KORKU
İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermediği için.
Ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.
Ve yaşamaktan korkuyor, kendisi için değil, başkalarına göre yaşadığı için.
William Shakespeare
KÜÇÜK İSTAVRİT
Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya
Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu
"Dudağı yarıklar " denir, şanslıdır onlar
Hani görüpte gökyüzünü, insanı
oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu
Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına
Değiyordu minik yüzgeci
İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu
İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına
Bir an öylece bakakaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti
Bir kaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak
Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye?
"Bir gün" dedim, "bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz,
son ana kadar hep bir umudum olsun diye"
Dr. Serdar Sıralar
MASA DA MASAYMIŞ HA
Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini, çıkrık sesini
Ekmeğin, havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı, gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Tokluğunu, açlığını koydu
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.
Edip Cansever
MUTLULUK REÇETESİ
İnsanlar bana hep "daha çok mutlu olmanın yollarını" sorar, hani neredeyse bir reçete isterler. Genel geçer bir mutluluk reçetesinin imkansızlığını anlatmaya çalıştığımda da, onları önemsemediğimi düşünüp kızarlar ya da bilgiyi kendime saklamakla suçlarlar.
Baskılara daha fazla dayanamıyor ve bazı basit kuralları reçeteleştiriyorum, işte sizin için. Kurallar çeşitli kitaplardan öğrendiklerimin ve deneyimlerimin neticesinde oluşmuştur. Tamamının özgün olmadığını söylemeliyim.
Apache Kabilesi'ne ait atasözünün açıklayış biçimiyle, öğreniyorum ben de sizler gibi;
"Baykuş gibi sabırlı bir seyirci olmayı öğrendik.
Kargadan zeki olmayı öğrendik.
Kendisinden on kat büyük baykuşu arazisinden atmak için,
durmaksızın mücadele veren alakargadan, cesareti öğrendik.
Fakat hepsinden önce, öğretmenimiz olarak iskete kuşu gelir.
Çünkü onun, boyun eğmez bir ruhu vardır."
Gelelim reçetemize:
1. "Sadece kendi davranışlarınızı kontrol edebilirsiniz, diğerlerinin değil" gerçeğini, tartışmasız kabul edin.
2. Kimse size istemediginiz bir şeyi yaptıramaz, sizin de diğerlerine yaptıramayacağınız gibi. Başkalarını kontrol etme isteğini ve bu istek için harcadığınız enerjiyi kendinize yönelttiğinizde, yapabilme gücünüz ve özgürlüğünüz artar; ancak özgürlüğün de bir bedeli olduğunu unutmayın.
3. Özgürlüğünüze ait istekleriniz, diğerlerinin hak alanına girdiğinde, çatışma yaratır. Bu yüzden isteklerinizin, diğer kişinin hangi alanına girdiğine ve ne anlam ifade ettiğine dikkat edin. Laf olsun diye istemeyin. Bedelini ödeyemeyecekseniz dile getirmeyin.
4. Ne kadar büyük ve acı verici olursa olsun, sorunu kabul edip, yüzleşin. Üzüntüyü çekmeden, çözüm üretip güçlenmeniz mümkün değildir. Sakinleşin, önceliklerinizi belirleyin ve düzenleyip, yapılandırın.
5. Geçmişe saplanıp kalmayın; değiştiremeyecekleriniz için yanıp yakılmak ve pişmanlık duymak faydasızdır. Şu andan sonrasına etki edebileceğinizi farkedin. Hatalarınızı ve nedenlerini bulup, yolunuza devam edin.
6. Sevgi, huzur, paylaşım, gevşeme gibi ihtiyaçlarınızı reddetmeyin. Koşullar gereği şu anda karşılayamıyorsanız, yapabildiğiniz kadarını gerçekleştirin.
7. Esneme ve uyum yeteneklerinizi geliştirin. Katı prensipleri olmak, kişilik gücüne işaret etmez. Temel özelliklerinizi koruyarak, gelişime açık olun ve gelişimin getireceği değişimlerden korkmayın. Sevdiğiniz insanların da gelişimi için fırsat tanıyın; korkularınızı kontrol altına alın.
8. Hareket alanınızı geniş tutun. Birey olma haklarınızı kullanacağınız alanın büyüklüğü, kendinize duyduğunuz güveni artıracaktır. Uğraşlar, hobiler, farklı arkadaşlar, bakış alanınızı genişleteceği gibi, kişisel gücünüzün artmasına etki edecektir.
9. Zaafsız insan yoktur. Neler olduğunu belirleyin. Bu zaaflara yönelik durum, duygu, düşünce vb. ile karşılaştığınızda, her zamankinden daha dikkatli olun.
10. Olumsuz özelliklerinizi görmede gösterdiğiniz hassasiyeti, olumlu özelliklerinizi görmek için de kullanın, ama kantarın topuzunu kaçırmayın.
Reçete daha uzar gider, ama temel kurallar bunlar.
Kuralları zaten daha önce farkettiğiniz halde
uygulamada problemlerle karşılaşıyor ya da
okuduktan sonra zorluk yaşıyorsanız,
bir profesyonelin yardımına ihtiyaç duyuyorsunuz demektir.
Son söz yine bir kızılderili atasözü olsun mu?
"Soruyu yüreğine sor, cevap da yürekten gelecektir".
NE OL, NE OLMA
İtil, atıl ama SATILMA!
Doğrul, devril ama EĞİLME!
Seslen, uslan ama YASLANMA!
Yaklaş, konuş, tanış ama UZAKLAŞMA!
Okumaktan zarar gelmez ama LANET OKUMA!
Zulmü devir, nefsi devir ama ÇAM DEVİRME!
Ev al, araba al, abdest al ama BEDDUA ALMA!
Rakibini geç, sınıfını geç ama GÜLÜP GEÇME!
Elini aç, gözünü aç, kapını aç ama AĞZINI AÇMA!
Hedefe koş, cihada koş, yardıma koş ama ORTAK KOŞMA!
Davet et, hayret et, af et, tövbe et ama İHANET ETME!
Fidan büyüt, garip doyur, çocuk besle ama KiN BESLEME!
Satıcı ol, alıcı ol, kalıcı ol, bulucu ol ama BÖLÜCÜ OLMA!
Eşini beğen, işini beğen, aşını beğen ama KENDİNİ BEĞENME!
Emek ver, kulak ver, bilgi ver ama hiç bir zaman BOŞ VERME!
Günlerini say, servetini say, büyüklerini say ama YERİNDE SAYMA!
Paranı ver, gönlünü ver, selam ver, canını ver ama SIRRINI VERME!
OĞLUMUN ÖĞRETMENİNE
Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını.
Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır.
Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona.
Zaman alacak biliyorum. Fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların bulunan beşinden daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.
Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.
Bırak erken öğrensin zorbaların görünüşte galip olduklarını.
Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret.
Fakat ona sessiz zamanlar da tanı. Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği.
Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.
Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona.
Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini öğret ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.
Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona.
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.
Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret.
Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır.
Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun.
Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.
Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.
Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım.
O, ne kadar iyi, küçük bir insan. Oğlum.
Abraham Lincoln
(Oğlunun öğretmenine yazdığı mektuptan alınmıştır)
ÜÇ İNSAN
Bir fıçının içine bir karınca düşmüş.
Bir insan gelmiş, fıçının başına,
karıncayı görmüş,
"Ne işin var senin burada?", demiş ve
karıncayı ezmiş, yok etmiş.
Bir fıçının içine bir karınca düşmüş.
Bir insan gelmiş, fıçının başına,
karıncayı görmüş,
"Kimseye zararın yok sevimli hayvan,
haydi fıçıda yaşamaya devam et", demiş.
Bir fıçının içine bir karınca düşmüş.
Bir insan gelmiş, fıçının başına,
karıncayı görmüş,
Bir kaşık şeker serpmiş fıçının içine.
Bu üç insan kimdir?
Birincisinin adı; BENCİL
İkincisini; HOŞGÖRÜ, diye çağırıyorlar
Üçüncü mü? O, SEVGİ, işte!.....
ZAMAN AYIR
ÇALIŞMAK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, başarının bedelidir.
DÜŞÜNMEK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, kudret ve kuvvetin kaynağıdır.
EĞLENMEK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, genç kalmanın sırrıdır.
OKUMAK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, bilginin temelidir.
İBADET İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, yücelmenin yoludur.
BAŞKALARINA YARDIM VE
ARKADAŞLARDAN HOŞLANMAK
İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, mutluluğun kaynağıdır.
SEVMEK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, hayatın kutsallıklarından biridir.
HAYAL KURMAK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, ruhu yıldızlara eriştirir.
GÜLMEK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, hayatın yükünü hafifleten bir boşanıştır.
PLAN YAPMAK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, ilk dokuz şeyi yapabilmek için
gereken zamana sahip olmanın sırrıdır.
ZORLAR ve KOLAYLAR
Hayatta zor işler, kolay işler var,
Bunları ayıran insan olmak zor.
Bilgiçlik taslamak, konuşmak kolay,
Az ve öz konuşup susan olmak zor.
Akıl vermek kolay, iş bozmak kolay,
Bozuğu onaran insan olmak zor.
Niyet etmek kolay, başlamak kolay,
Bir işi bitiren insan olmak zor.
Almak kolay, benlik, bencillik kolay,
Alan insan değil, veren olmak zor.
Merak kolay, olay seyretmek kolay,
Bakan insan değil, gören olmak zor.
Kazanç kolay, servet, zenginlik kolay,
Vicdanlı, namuslu patron olmak zor.
Açları kandırmak, azdırmak kolay,
Açları doyuran insan olmak zor.
Yemin etmek kolay, söz vermek kolay,
Verdiği sözünde duran olmak zor.
Seçilmek, yükselmek, baş olmak kolay,
Sahtekar baskıyı kıran olmak zor.
Hile, yalan, riya, kalleşlik kolay,
Doğru olmak, içten insan olmak zor.
Kan akıtmak kolay, acıtmak kolay,
Acıyan yarayı saran olmak zor.
Nefse uymak kolay, hırslanmak kolay,
Nefsini, hırsını yenen olmak zor.
Yuva kurmak, evlenmek kolay,
Yuvada huzura eren olmak zor .
Yaşam kolay, doğmak, yaşlanmak kolay,
İnsanca yaşlanmak, insan olmak zor.
Yankı
Bir adam ve oğlu kırda yürüyüşe çıkmışlar.
Adamın oğlu bir engele takılıp düşmüş. Çanı yanan çocuk 'AHHHHH' diye bağırmış.
Bir an sonra, uzaktaki bir yamaçtan aynı 'AHHHHH' seslenişi duyulmuş ve çocuk şaşırmış.
Bu sesin kimden geldiğini merak eden çocuk yamaca doğru bağırmış: 'SEN KİMSİN?'
Aldığı cevap 'SEN KİMSİN?' olmuş.
Çocuk aldığı cevaba kızmış ve 'SEN BİR KORKAKSIN' diye tekrar bağırmış.
Yamaç, 'SEN BİR KORKAKSIN' diye cevap vermiş.
Çocuk babasına dönüp 'BABA NE OLUYOR BÖYLE?' diye sormuş.
'OĞLUM' demiş adam, 'DİNLE VE ÖĞREN!' ve yamaca dönüp 'SANA HAYRANIM' diye bağırmış.
Gelen cevap 'SANA HAYRANIM!' olmuş.
Baba tekrar bağırmış: 'SEN MUHTEŞEMSİN!'
Gelen cevap: 'SEN MUHTEŞEMSİN!'
Çocuk çok şaşırmış, ama ne olduğunu anlayamamış.
Babası açıklama yapmış:
'İnsanlar buna 'Yankı' derler, ama aslında bu 'Yaşam'dır'.
Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir.
Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır.
Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev!
Daha fazla şefkat istediğinde, daha şefkatli ol!
Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy.
İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan
sen de daha sabırlı olmayı öğren.
Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.'
Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.
BİR SARI LİRA GİBİ ÖMRÜNÜZ
"Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin;
O telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgarla taratmayı saçlarımızı
Sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz ...
Gözümüz saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.
Hep yetişilecek bir yerler vardı.
Aranacak adamlar, yapılacak işler...
Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin tersine bulaştı;
Başkalarının hayatı bizimkini aştı.
Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine,
Kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusu
Veya yavuklu busesiyle uyanma düşlerini
Ha babam erteledik.
20'li yaşlardayken 30'lu yaşlara kurduk saatin alarmını,
30'larımızda 40'lara, belki sonra 50'lere ...
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat,
Kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size,
Artık uyku girmez oluyor gözlerinize ...
Doyasıya söyleşmek,
Telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda,
Söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda
Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz;
Vakti gelip sandıktan çıkardığınızda
Bir de bakıyorsunuz ki tedavülden kalkmış ...
Murathan Mungan
POZİTİF DÜŞÜNCE
John Ruskin, ünlü bir İngiliz sanat eleştirmenidir.
Bir gün, Ruskin'in zengin bir arkadaşıyla akşam yemeği randevusu vardır.
Arkadaşı suratı asık bir şekilde gelir.
Anlaşıldığına göre, yemeğe gelirken arkadaşının göğüs cebindeki dolmakalem kırılmış ve kısa bir süre önce hediye olarak aldığı değerli bir mendilin üzerine çıkmayan Hint mürekkebi leke yapmıştı.
Arkadaşı mendili çıkarıp Ruskin'e gösterir.
Kumaşın ortasında çok belirgin siyah yuvarlak bir leke vardır.
Adam o kadar üzülmüştür ki, yemeğine çok az dokunabilir ve eve aceleyle dönerken, mendili masanın üstünde unutur.
Ruskin, çıkarken mendili yanına alır.
Birkaç hafta sonra zengin arkadaşının evine bir paket teslim edilir.
Açtığında, kendisini çok şaşırtan ve sevindiren bir şekilde mürekkep lekeli mendilin harika bir sanat eserine döndüğünü görür.
Ruskin, biraz Hint mürekkebi almış ve yuvarlak lekeyi merkez noktası olarak kullanıp, bütün mendili kaplayan nefis bir desen çizmişti.
İnsanlar eğer pozitif düşünürlerse ve yaratıcı davranırlarsa, olumsuzlukları başarıya dönüştürebilirler.
Ruskin, arkadaşının küçük üzüntü duvarına bir kapı açarak mutluluğunu sağlamıştı.
Hem özverili davranışı ile yaşamlarını zenginleştirmiş, hem de arkadaşının sevgisini kazanmıştı.
NE GÖRÜYORSUNUZ?
Harp sırasında kocam New Mexiko'daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum.
Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm.
Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden, kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti.
Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım.
"Gelin, beni buradan alın" dedim.
"Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim."
Babamı beklerken cevabı geldi.
Sadece iki satır yazmıştı;
"İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı.
Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları."
Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim.
Ben hep çamuru görmüştüm.
Halbuki yıldızlar da vardı.
Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler.
Kaktüsleri, vukka ve erguvan ağaçlarını inceledim.
Kır köpeklerini ta